10 Mayıs 2016 Salı
21. Gün
İki gündür bu sorunun cevabını düşünüyorum desem yalan olmaz. Ya ipe sapa gelmez her şeye gülüyorum ya da mizahtan zerre anlamıyorum. Yok, gelmiyor aklıma bir şey.
Arkadaşım B. ile her konuşmamızda bu kadar neye gülüyoruz diye baktım, bizden bi halt olmaz onu anladım:) Survivor'dakilere bile bok atmaktan geri kalmayıp, bir de bununla feci eğlenmişiz.
Bundan herhalde on sene kadar önce bir arkadaşımın "Nasılsın?" sorusuna verdiği cevap, lugatımıza bir daha çıkmamak üzere yerleşmişti misal. Artık rutinim olduğu için komik gelmiyor ama zamanında pek bi güldüydük.
- Taha napıyon, nasılsın?
- Valla bi garibim. Yatsam uyurum, kalksam koşarım. Öyle diyim ben sana.
Yatsam uyurum, kalksam koşarım... Amaçsızlığa şahane bir örnek değil de nedir?
Başka da gelmedi aklıma, iyi mi.
8 Mayıs 2016 Pazar
20. Gün (Gezmekler Tozmaklar)
Sabah kafanızın içinde dönüp duran bir şarkıyla uyandığınız oluyor mu sizin de? Bana dün gece Oya-Bora'dan görünmüşler uykumda herhalde, kalktığımdan beri şunu söylüyorum.
Bir keresinde rüyamda İzzet Altınmeşe'yi görüp, uyandıktan sonra "Rüyada ben görmek" diye aratmıştım.
Neyse, sorumuza dönelim çelınc. Herkesler bitirdi, ben hala tünelin ucunu göremedim. Günün birinde nerede yaşamak isterim... Türkiye sınırlarından burnunu bile çıkaramamış bir fani olarak bu konuda kısıtlı bilgimle cevap vermeye çalışacağım. Ziyaret etmek istediğim çok yer var ama bunu daha sonraki bir soruya saklıyorum. Yaşamak isteyeceğim yer de aşağı yukarı Datça gibi yine. Az insan, az beton, börtü böcek, ağaç, daha çok ağaç, bol bol ağaç, deniz. Yatağa yattığımda pencereden gökyüzünü göremeyeceğim, sıkış tepiş, çok komşulu, toplu taşımalı her yer benden uzak olsun. Bir adada yaşamayı hayal ediyorum, insanlar sadece bisiklet kullansın mesela... Heybeliada demek geliyor içimden. Hep çok özenmişimdir ada yaşamına.
Belki bir sonraki durağım da orası olur, kim bilir...:)
19. Gün
Bir süredir yazamadım, o yüzden bugün bir iki soru cevaplayayım diyorum hazır fırsat bulmuşken. Yaz yaklaştıkça telaşım artıyor haliyle, yapılacak işler yığıldı. Bir de, bugünkü sorunun hakkını vereyim diye bekledim ama yine istediğim gibi olmayacak. Çünkü ben uzun süredir kendim için bir şey satın almıyorum. Verdiğim kararı uygulamaya çalışıyorum desem daha doğru. En son çorap aldım A101'den:) Çorap ve terlik fetişisti köpeğim yüzünden giyilecek bir çift sağlam çoraba hasret kaldım. Hepsinin akıbeti aynı oluyor.
Kadıköy'e gittiğimde aşık olup aldığım anlamsız bir çizmenin ve geçen hafta internetten sipariş ettiğim yazlık pantolonun dışında dolabımda bir hareketlenme olmadı. İnternet siparişim de hala gelecek işallah, bekliyorum; o yüzden fotoğraf paylaşamıyorum. Pek giyim kuşamı dert edebileceğim bir işim yok, zira yazlık yer, tezgah ortamı, "ne buluyosan giy çık"a çok müsait. Ben de bütün yazı bir iki şile bezi elbise, bir şalvar ile geçirebiliyorum misler gibi. Zaten kot pantolon giyenlere deli gözüyle bakıyoruz. Yeni aldığım pantolon da alabildiğine bol, tiril tiril. Hem bisiklet kullanmaya, hem de bütün gece tezgahta otururken rahat etmeye uygun, basit bişey işte.
16. Gün
Çektiğim fotoğrafı ekleyip kaçıyorum.
7 Mayıs 2016 Cumartesi
18. Gün (Tepedeki Çimenlikten Seyreyledik Şu Alemi)
Meraba çelınc.
Katıldığım ilk konser sorulmuş, daha önce bu konuda Fermina ile yorumlaşmıştık:) Cevabım onunkinin aynısı olacak, sadece lokasyon farkı var.
Seneeee... Bilemedim şimdi sene kaç ama lise 1. Karşıyaka Lisesi'ne gidiyorum o zamanlar. Fuar'a Bulutsuzluk Özlemi geliyomuş, gidelim mi dendi. Çok seviyoruz, öyle böyle değil. Okulu kırıp, sahildeki çimlere yayılıp bağır çağır "Tepedeki Çimenlik" söylediğimiz zamanlar. Gittik. Çok anım yok o güne dair, bi gittiğimi hatırlıyorum bi de çıktığımı niyeyse. Gidiş yolu eğlenceliydi, muhtemelen ondan hatırımda kalmış. Aşk meşk mevzuları da vardı, hoşlanılan çocuk gelecek mi gelmeyecek mi heyecanları falan. Gelmiş miydi, onu da hatırlamıyorum.
Daha sonra o fuar pavyonlarında (hayır, pavyon diyosak sizin bildiğiniz pavyon değil! İzmirliler çekirdeğe çiğdem der gibi bişey bu, evet:) ) az black metal konseri izlemedim yaş yavaş yavaş kemale ermeye başladığında.
Ama gittiğim en güzel konser... Konser bile demeye dilim varmaz ama elbet Roger Waters - The Wall turnesi. Hayatımın en güzel üç saati o olabilir.
O zaman, hep beraber:
Tepedekiii çimenlikteeeen seyreylemek şu aaleeemiii
Küçülmüş ufacık olmuş insanların aaleemi
Bir buluta tutunup, bir kuşun kanadına takılmaaak
Vaazgeçmek birdenbire, her şeyden vaazgeçmek
Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgiii, hepsi bu
Katıldığım ilk konser sorulmuş, daha önce bu konuda Fermina ile yorumlaşmıştık:) Cevabım onunkinin aynısı olacak, sadece lokasyon farkı var.
Seneeee... Bilemedim şimdi sene kaç ama lise 1. Karşıyaka Lisesi'ne gidiyorum o zamanlar. Fuar'a Bulutsuzluk Özlemi geliyomuş, gidelim mi dendi. Çok seviyoruz, öyle böyle değil. Okulu kırıp, sahildeki çimlere yayılıp bağır çağır "Tepedeki Çimenlik" söylediğimiz zamanlar. Gittik. Çok anım yok o güne dair, bi gittiğimi hatırlıyorum bi de çıktığımı niyeyse. Gidiş yolu eğlenceliydi, muhtemelen ondan hatırımda kalmış. Aşk meşk mevzuları da vardı, hoşlanılan çocuk gelecek mi gelmeyecek mi heyecanları falan. Gelmiş miydi, onu da hatırlamıyorum.
Daha sonra o fuar pavyonlarında (hayır, pavyon diyosak sizin bildiğiniz pavyon değil! İzmirliler çekirdeğe çiğdem der gibi bişey bu, evet:) ) az black metal konseri izlemedim yaş yavaş yavaş kemale ermeye başladığında.
Ama gittiğim en güzel konser... Konser bile demeye dilim varmaz ama elbet Roger Waters - The Wall turnesi. Hayatımın en güzel üç saati o olabilir.
O zaman, hep beraber:
Tepedekiii çimenlikteeeen seyreylemek şu aaleeemiii
Küçülmüş ufacık olmuş insanların aaleemi
Bir buluta tutunup, bir kuşun kanadına takılmaaak
Vaazgeçmek birdenbire, her şeyden vaazgeçmek
Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgiii, hepsi bu
5 Mayıs 2016 Perşembe
17. Gün
Günleri karıştırmadım, sadece bir önceki soruyu yanıtlamayı erteliyorum:) El yazımı göstermek için kalem bulmaya üşendim şu an.
Madem öyle, burç mevzusuna gelelim. Oldum olası haz etmedim şu astroloji mevzusundan. Sadece kendi burcumu bilirim, sevgilimin bile uzun süre merak edip öğrenmemiştim hangi burca mensup olduğunu. O denli önemsizdir benim için. Gerçi şu sıra biraz biraz ısındım bir arkadaşımın çabaları sayesinde, bakıyorum ediyorum ara sıra. Şu retrolar ilgimi çekti mesela, "bin yıl önceki mevzular hortlayacak, hazırlıklı ol" dediğinin akabinde eskiler resmi geçit yapmaya başladı. Nasıl hazırlıklı olunur böyle bir duruma bilmediğimden, gene sinirlendim gene sinirlendim. Ama biliyorum ki retrodan, geçecek yani:) Dert etmeye gerek yok.
Burcum aslan. Bunca yıl okurum okurum, kendime pek de bağdaştıramasam da severim burcumu. Belki de bastırılmış aslanımdır. Gerçi bunun da açıklaması yükselen burçmuş. O da teraziymiş. Otuzbeşimden sonra burcum değişmiş gibi hissediyorum. Hala kafam tam basmıyor bu işlere.
Google'a Aslan yazdıktan sonra ilk sıradaki siteyi açtım. Şöyle diyor:
Aslan yelesi gibi gür ve kalın telli saçlar (Bak bu doğru, dikiş ipliği gibi saçların var diyor annem. Hem çok, hem de kalın telli.)
Dikkat çekici ve iyi gören gözler (Doğrudur, iyi görürüm)
Ortalama boy (Bu da doğru)
Yemek yemeye meyilli olduklarından kilo problemi (Yaaani, doğru tabi)
Modayı takip ederler (Bak işte burada dur. İşim olmaz. Burcumla ayrışmaya başladığımız noktalar geliyor yavaştan)
Mizah anlayışı gelişmiş (Kendime göre var bir mizah anlayışım evet de, kime göre, neye göre gelişmiş?)
Mükemmeliyetçi (Bu lafın da hastasıyım. Daha çok eğreti şeyler benim olayım, mükemmel olsun diye bir derdim yok hiçbir zaman)
Ateşli, azimli, gururlu (Azim kısmı yok pek. Tam tersi kolay pes ederim. "Amaaan kim uğraşacak şimdi" mottomdur)
Kibirli (Sensin kibirli!)
İsteklerine ulaşma yolunda etrafındakileri kolayca manipüle edebilir (Ben ona ikna etmek diyorum, yoruma açık)
Gece hayatını, eğlenceyi sever (Şimdi burda kastedilen gece hayatı ile benim anladığım farklı ama evet, gece hayatını severim. Herkesin uyuduğu zaman dilimleri, benim de zihnimin en açık olduğu zamanlardır, bu yüzden çok geç yatar, hatta bazen hiç yatmaz, erkenden de dikilirim. Bir şişe şarap açıp kendi kendime de gayet eğlenebilirim. Yani dolaylı da olsa, doğru tespit)
Özgürlüğüne düşkün (Evet canım)
Maddiyata düşkün (Sensin paragöz!)
Savurgan (Aaa benim bu)
Disiplinli (Ahahah güldürmeyin beni. Ben kim disiplin kim. Daha kendi köpeklerime söz geçiremiyorum, daha çok onlar beni hizaya getiriyor)
Neyse, sıkıldım. Zaten pek de iyi şeyler söylemiyor. İnsan kullanmayı severe kadar ileri götürmüş işi. Ağustosta doğmak benim suçum mu? Kabul etmiyorum arkadaş ben bu Aslan burcunu.
2 Mayıs 2016 Pazartesi
15. Gün (Gel bak bir elimde gökyüzü vaar, laaa laaa)
Hadi bir tane daha cevaplayayım, zira içinizde bana tur bindirenler var :)
En sevdiğim mevsim... Düşünmeye bile gerek yok, cevap veriyorum: Sonbahar. Yaz çocuğuyum aslında, yazın en sıcak zamanlarında doğdum, serde kedilik de var ama sıcağı sevmem. Enerjim emilip bi kenara atılmış gibi çaresiz hissediyorum yazın, elim kolum bağlanıyor. Soğuktan da aynı oranda nefret ederim. Lahana gibi giyinmeyi beceremediğim, dolabımda bir tane bile kalın sayılabilecek kazağım da olmadığım için mütemadiyen üşürüm.
Aslında yazı ve kışı sevmememin bir sebebi daha var; sokak hayvanları. Yerde gezen karıncayı bile kafama takabilen bir insan olduğum için, sıcak günlerde su bulamayan hayvanlar dert olur içime, soğuk havalarda ise ısınmak için araba motoruna giren kedicikler, karda donmuş köpekler falan gözümün önüne gelir. Kışın psikopat gibi arabaların kaputlarına vururum, bir gün çok fena dayak yiyeceğim bu yüzden. Yani sonbahar dışında hiçbir mevsimin tadını çıkaramıyorum hastalıklı düşüncelerim yüzünden, o yüzden de canım sonbahar.
Ha, niye ilkbahar değil? İlkbaharı mı kaldı acaba, mart dediğin şey bildiğin kış, nisan 1'de de denize giriyordum ben en son. Öyle bir mevsim geçişi olduğuna emin değilim artık. Çat diye bitiveriyor, çat diye başlıyor.
14. Gün
Gölgelerin gücüne gitmesin ama hiç özel yeteneğim falan yok benim. Önsezim bile yok; her şeyden en son benim haberim olur, gözümün önünde cereyan eden olaylara herkesten sonra ayılırım, en çok kullandığım kelime öbeği "Aaa öyle miymiş o?"dur. Gibi gibi.
Gene yeri gelmişken bir karikatürle durumu özetleyeyim. Özel bir yeteneğim yok ama şayet olsaydı tıpkı böyle bişey olurdum.
13. Gün (Arz-ı Hal)
Bugün yine sabahın kör vakti Gölge'nin çişine müteakip uyandım. Bıraksa uyurdum daha ama kalktıktan sonra da sabah çok tatlı geliyor niyeyse. Hava kapalı sabahtan beri, yağdı yağacak. Kimileri sıkıntılı bulur bu durumu ama benim içimi açıyor. Bilgisayarı alıp bahçeye çıktım iki gram huzur bulayım diye, öncesinde kahvemi de hazırladım en koyusundan. Benden güzeli yok. Yoktu. Gerçekten bu köpekler benim ömrümü kısaltıyor, aldığım huzuru aynı hızla geri veriyorum. Bahçenin fotoğrafını çekip koymaya utanıyorum resmen. Zaten yenmedik ayakkabımız kalmadı, bulamadığım bütün eşyalarım için önce bahçeye çıkıp bakıyorum. Koca bir koliyi oyuncak kutusu yaptım, dışarıdan bakanlar için çöp yığını; çünkü onların oyuncak diye nitelendirdikleri yenmiş pet şişe, pırtık pırtık olmuş ip yumakları, tahta parçaları, karton, plastik ıvır zıvırlar. Artık öyle zıvanadan çıktılar ki, masada otururken ayağımdaki terliği çekip alıyorlar.
Yine de inatla oturdum, kahvemin yarısından fazlasını tepişirken döktüler. Biri kör, diğeri çocuk. Sonra bugünün sorusuna baktım, hemen oturup yazmak gelmedi içimden. Çünkü ben bu tür sorularda çok fena çuvallıyorum. Biraz düşünmek istedim.
En sevdiğim ya da benim için anlam ifade eden şiiri yazmam istenmiş. Öyle zor ki buna cevap vermek. Çünkü zaman zaman ihtiyaçlarım değişiyor, durum bu; ben gerçekten bazı durumlarda şiire ihtiyaç duyuyorum. Bu yüzden "en sevdiğim" hangisi, ben de bilmiyorum, seçim yapmak zor. Edip Cansever desem Ece Ayhan'ın hatrı kalır, Ahmed Arif desem Cemal Süreya'nın boynu bükük. Fakat, şöyle de bir gerçek var ki:
Sonsuz ve öbürü
Bunu ekleyip öyle gideyim, içim rahat etmeyecek.
Ahmet Telli - Su Çürüdü
1 Mayıs 2016 Pazar
Skudas Xalkepeşi Cumapoba / Yaşasın Halkların Kardeşliği
Günlerin bugün getirdiği, baskı, zulüm ve kandır.
Selam olsun direnenlere.
12. Gün (İsyan, Devrim, Bi-sik-let)
Önceki soruyu çok savsakladım, içim rahat etmedi. Bunu da yanıtlayıp öyle çekileyim.
Arabam hiç olmadı, 35 yaşındayım ama hala sağdaki pedal gaz mı, fren mi bilmiyorum. Ha ehliyetim de var bu arada. Seneler seneler önce almıştım, nasıl alabildiğim de bir muamma. Ben olsam bana vermezdim. Virajı alırken dikiz aynasından gözetmenlerin uçuşan kafalarını gördüğümde "Gitti ehliyet" demiştim. Neredeyse havada tokuşacak kıvama geldikleri halde "Kahvemiz olsa dökülmüştü şimdi eheh hehe" dedikten sonra hakkımda olumlu görüş bildirecek kadar sempatik ve de şuursuzdular. Neyse ki ben onlara uymadım, kendimin ve yeteneklerimin farkındayım. Sürücü koltuğuna bile oturmadım bir daha.
Toplu taşıma da sevmem, yürünebilecek mesafeyse yürürüm. Yürünemeyecek mesafeyse de genelde yürürüm. Datça'ya taşındıktan sonra da bir bisiklet edindim hemen. Aşk yaşıyoruz kendisiyle.
Zaten burada toplu taşıma mevzusu saatte bir geçen dolmuştan ibaret, o da akşam yedi dedin mi bitiyor. Bir yerden bir yere giderken de otobüs tercih ediyorum, korkuyorum uçaktan. Çalıştığım zamanlarda çok sık ıvır zıvır toplantıları olurdu, neredeyse ayda bir binerdim uçağa. Çok severek başladı, sonra zamanla gerginliğe, en sonunda da korkuya dönüştü. Genelde tam tersi seyrettiğini duymuştum, benim gibi olanı da var mıdır bilmiyorum.
10-11. Günler
Başlıktan da anlaşılacağı üzre, bu iki soruyu da çok fena geçiştiricem:) Aslında soru tam da bu değil ama içimden geçen cevap buna yakın:
Güçlü ve zayıf yönlerimi düşünüp bulamıyor olmamın süper bi insan olmamla ilgisi yok, olsa olsa kendini tanımamakla ilgilidir. Aklıma gelenlerin güçlü yön mü, yoksa zayıf bir yön mü olduğuna emin olamamama ne demeli? Gamsızlık mesela. Seviyorum ben bu yönümü ama çevremdekilere sormak lazım. Benim işime geliyor çoğu zaman, "Amaaan" diyip geçiyorum.
Duyduklarımı ve okuduklarımı yanlış anlama eğilimim var ciddi ciddi. Kim der ki bu insan hayatını kitaplardan kazanıyor:) Yanlış anladığım şarkı sözlerini yazmaya kalksam ansiklopedi değil de, bi fanzin eder en azından. Misal bi örnek; Kendimi bunun için mi yorcam ben? (Kalbimi kırdın geçilmiyor camdan(!)) Hatta 90'lı yıllarda kırık dökük İngilizcemle Nirvana'nın şarkısını da "Dünyanın en tuzlu adamı" olarak çevirip, üstelik bu şekliyle de severek dinlemiştim. With the man who sold the world'den bahsediyorum elbette. Bir de yanlış okumalarımı örneklendireyim, tam olsun. Gerçi burada hata bende değil, hatanın büyüğü tabelacıda. Birleştirmeyin kardeşim şu kelimeleri, zaten ayrıyken bile yeterince zorlanıyorum anlamlı bir cümle yapmakta. Bornova'da bir arkadaşımla yürürken, benim bir kuaför camındaki yazıyı görmemle başladı her şey. Hala yıllardır bıkmadılar usanmadılar, dalga geçe geçe eskidi konu. Bir müddet kendi kendime mırıldandım, yok olmadı, çözemedim. Arkadaşıma dönüp "sarım ne demek be?" diye sordum.
"Hani, nerde gördün?"
"Aha işte, saçta sarım?"
Kuaför, saç ve sarmak. Çok uzak değiller birbirlerinden esasen.
"Saç tasarım olmasın o, gerizekalı."
Arkadaşımın o bakışını unutamıyorum. Durumu komik bulmaktan ziyade, "Kimlerle arkadaşlık yapıyorum lan ben?" ifadesi hakimdi yüzüne. Dün gibi. Hala arkadaşız.
Sakinliğimle karşımdakini delirtebildiğimi deneyimledim çok kez. Öfkelenmiyorum, parlamıyorum hemencik. Daha doğrusu zıvanadan çıkma eşiğim yüksek diyelim. Ev arkadaşlarımla aramızda zaman zaman soruna yol açtı bu durumum. Sanki bir kavga taktiğiymiş gibi algılanmaya müsait. İşe de yarıyor he, haberiniz olsun. Karşıdaki sinirden zıp zıp tepinirken, kulaklarından ateş çıkarken "Canım yaa, şimdi sen öyle zıplıyorsun da bak zeminin orası içe göçük, az ötede mi zıplasan ki? Yazık, kulakların da yandı hep zaten. Bi de hakkaten benim hiiiç kavga edesim yok. Kahve?" dedikten sonra üzerime laptop atılmışlığı var.
Nasıl da kendimi anlatamıyorum. Bu da "geliştirmeye açık yönüm" diyip bitireyim, plaza jargonunu da blogda kullanmadım demem.
30 Nisan 2016 Cumartesi
9. Gün (İyilik güzellik)
Eskiden cumartesileri öğlene kadar uyur, günün geri kalanında da döne döne yatardım evin muhtelif yerlerinde. Çoğu zaman fazladan tek bir cümle bile kurmaya üşendiğimden, telefonumu da kapatırdım. Özgür hissetmenin böyle bir şey olduğunu sandığım zamanlardı. Şimdi günlerim birbirinden farksız, çoğunlukla günü de, saati de, hatta ayı bile karıştırdığım olur. Yaşadığım yerde hayat çok yavaş akıyor çünkü, gün kesinlikle yirmi dört saat değil. Bugün cumartesiymiş mesela ama ben yataktan kalktığımda gün yeni yeni ağarıyordu. Muhtemelen üç-dört saat uyudum. Zamansız çişleri gelen ve acıkan köpekler olmasa belki bi miktar daha uyuyabilirdim ama şikayetçi değilim. Birazdan pazara gidip, çevre köylerden getirilen mis gibi otlardan alıcam, kimyasal kullanmayı reddettiğim, her şeyden önemlisi de hiçbir canlıya zarar vermek istemediğim için ev fesleğen tarlasına döndü, belki gidip bir iki saksı daha alırım çünkü sivrisineklerin ebatları benim evcil hayvanlarımınkine yaklaştı, fesleğenleri yediklerinden şüpheleniyorum, benim kanım bu kadar besleyici değildir muhtemelen.
Orta yaşta kırsala göç eden her şehirli gibi, toprakla yeni tanışıyorum ben de. Bilge yerli halktan her gün yeni bir şey öğreniyorum. Ne zaman yağmur yağacağını, neyin yenip neyin yenmeyeceğini, arı soktuğunda hangi otu ezip zehri alması için yaraya sürüleceğini, yılan görürsek ne yapacağımızı (var valla, bahçede gördüm geçen gün)... Konuya öyle hakimler ki, hayran olmamak elde değil:) Geçen yaz arkadaşlarım geldi, Eski Datça'ya gittik kahvaltı yapmaya. Can Baba kahvesi var orada, gözlemesi çok leziz. İsmi bu değil ama çok da önemi yok, yaşadığı zamanlar Can Baba'nın en sevdiği yermiş burası. Köylü kadınlar yapıyorlar, bir taraftan da inciktir boncuktur danteldir bir şeyler işliyorlar. Ortam şahane. Orada oturup kahvaltımızı yaparken, etrafta koşuşturup duran çocuklardan biri saksılardan birine eğilip "Aaa karahindiba!" dedi, sonra kaldığı yerden koşmaya devam etti. Biz birbirimize baktık. "Karahindiba mı dedi o?" İdolüm o çocuk benim artık.
Bir de, çok kıskandığım kadınlar var. "Bağzı kadınlar çok güzel." Füruğ Ferruhzad mesela, Nilgün Marmara mesela... Özellikle bazı cümlelerini çok kıskanıyorum, neden böyle şeyler yazamıyorum diye hayıflanıyorum çoğu zaman. Benim de söyleyecek çok önemli sözlerim olsun, bunları da hakkıyla yapabileyim isterdim. Mesela bu:

Veya şu:
29 Nisan 2016 Cuma
8. Gün (Komikli soru)
Bizi güldüren şeyleri paylaşmamızı istemiş challenge. Nasıl da canımın sıkkın olduğu bir güne denk geldi, halbuki normalde ucu bucağı olmayan bi liste yapmam lazımdı şuraya. Neyse, deneyeyim belki biraz keyfim yerine gelir.
İlk gördüğüm andan beri değil fakat ikinci izlediğim andan beri vahşice güldüğüm bir hareketli gif var. Buraya nasıl ekleyeceğimi bilemedim (Oluyomuş yahu). Aralıksız buna bakarak gülebiliyorum ben. Kedinin o "LAN?!" bakışına özellikle.
Normalde kedili, köpekli videolara pek yüz vermem, evde bolca görüyorum bu manzaralardan zaten, rutin artık benim için. Ama Üzüm ve Ryuk'un hastasıyım.
Bir de çılgın bir karikatür arşivim var. Arşiv dediysem, öyle bilgisayarda vs değil. Kafamın içinde hepsi. Her duruma uygun bir karikatürle cevap verebilecek level'dayım. Kalkıp hepsini buraya ekleyecek değilim elbet ama benim için önem sıralaması yaptığımda kafadan listenin tepesine yerleşen bi tane var. Dur ekleyeyim de, sonra açıklarım.
Bakın, bu bir dramdır. Çekirdek arkadaş grubumla lügatımıza "bu da uçak çıktı" tanımını sokandır. Gülerken düşündüren, düşündürürken sinirlendiren, tam sinirlenecekken gene güldürendir. Yeni bir aşk ihtimali doğduğunda eğer sonu hüsransa şöyle bir diyalog gelişmesine yol açandır.
- Eee ne oldu o iş?
- Ha o mu? Uçak çıktı yaa.
- Hadi ya. Neyse napalım, sıkma canını.
Bi de bu var, devam filmi tadında.
Hadi eyvallah.
28 Nisan 2016 Perşembe
7. Gün (Yataklı soru)
Çelıncta yeni gün, yeni soru. Yatarken ne giyerim? Valla öncelikle şunu belirtmeliyim ki; ben pek yatmıyorum. Genellikle gün ağarırken şöyle bir kestirip bir iki saat sonra da kaldığım yerden devam ediyorum. Ev insanı olduğum doğrudur ama. Günlerce, haftalarca aynı koltuk üzerinde ömür tükettiğim çok olmuştur. Şimdi de durumum pek farklı değil, en fazla bahçede dolanmak ya da 100 metre ilerideki bakkal ile haşır neşir olmak dışında pek aktivitem de olmadığından eşofmanlarım resmen üzerime yapışmış gibi. Buraya taşınmadan önce eşyalarımın tamamından da kurtulmuş olduğum ve yenilerini almamaya da direndiğim için, genellikle ev ve "dışar" kombinlerim çok çeşitlilik arz etmiyor. Genelde tayt-tişört, aşortman-tişört. Ama en sevdiğim İstanbul'da barış zinciri oluştururken dağıtılan tişörtüm. Ki beyaz. Ki ben beyazdan nefret ederim. Beyaz bir tişört bulamadığımdan yine simsiyah gitmiştim de neyse ki orda aklı selim bazı insanlar tişörtler dağıttılar üzerinde "Barış için elele" yazan. Üzerinde vernik lekeleri var, kestiğim yakasının her yerinden de iplikler fışkırıyor fakat ben o tişörtümden, belki de o günün anılarından dolayı vazgeçemedim. En birinci ev tişörtüm olur.
26 Nisan 2016 Salı
6. Gün (Hayvanlı soru)
Allaam yine mi hayvan?:) Günün sorusu şuymuş efenim:
"Evcil hayvan olarak ne beslemek istersiniz?"
Esasen şu sıralar bu soruya "Hiç! Hiçbir şey!" yanıtı veriyorum ama reelde durum farklı tabi. Bugüne kadar pek çok antin kuntin hayvan beslediğim de oldu ama evden kedi ya da köpek hiç eksik olmadı. Pusetinden sarkarak yerdeki karıncaları seven bir Elmayra doğurduğunu fark eden annem "Belki bi ihtimal sakinler" diye düşünmüş olmalı ki, iki tane su kaplumbağası getirdi eve bir gün. Beyhude çabalar. Su kaplumbağası keser mi kızını, baksana bi sen bana. Sonra efendim gelsin tavşanlar, gitsin hamsterlar derken ilk köpeğimi beş yaşlarındayken edindik. Gerisi de geldi. Macera semender, yaralı baykuş, yarasa yavrusu (Yavru mavru değilmiş, cüce yarasaymış o, ne bilelim o zamanlar Google mı vardı?), karga gibi beni bile aşan hayvanlara bakmaya çalışmakla devam etti. En sonunda iş kent yaşamını terk edip taşraya taşınmaya kadar gitti.
Bkz.
Şimdiki çocuklar bilmez, hatta ne acı ki şimdiki gençler de bilmez ama bizim kuşak sokaklarındaki ayı oynatıcılarıyla büyüdü. Çocuğuz, bilmiyoruz ki o hayvanın ne eziyetlerden geçtiğini. Keza sirkler ve yunus parkları da öyle... O yüzden her seferinde inanılmaz heyecanlanırdım, düşünsenize "SOKAKTA AYI VAR OLM!" En sevdiğin hayvan hangisi diye sorulduğunda 35 senedir "Ayı" diyor olmamda etkisi var mı bilmiyorum ama, bir defasında dayanamayıp dalmıştım ayıya. Mahallecek engellediler ama kaşla göz arası ağzından burnundan şap diye öptüm hayvanı. Yaş 7 ya da 8. Benim için zevkli, ayı için şaşırtıcı bir deneyimdi.
Yani, sözün kısası benim hayalim bir ayıyla yaşamak. Farklı yönlere çekmeyelim. Düz, boz ayıdan bahsediyorum. Var böyle insanlar, hasetimden ölerek izliyorum videoları. Datvi vardı mesela, bi araştırırsanız videoları var internette. Muhteşem bir hayatı vardı Datvi'nin ama sonra doğal yaşama aykırı (!) bulundu ve Karacabey'e götürüldü. İmza falan toplandı bir ara Artvin dağlarına geri dönsün diye ama sonuç alınamadı.
Öyle işte. Hala beni hıçkır hıçkır ağlatan L'Ours'tan bir sahne ile bitireyim.
24 Nisan 2016 Pazar
5. Gün
Ben daha her gün düzenli olarak burayı yazmayı bile beceremezken, nerde kaldı koleksiyon yapacağım.
Devam edelim. 5. günün sorusu "Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey var mı?"
Valla henüz para dahil herhangi bir şey biriktirebilmişliğim yok ama girişimlerim olmadı değil. Çok da özenmişimdir. Zaten bir önceki çellınc sorusuna cevap verirken de anlatmıştım; bugüne dek o kadar fazla ev ve şehir değiştirdim ki, bir müddet sonra artık yanımda eşya taşımamayı öğrendim. Çünkü ne kadar çok eşya, o kadar çok ayak bağı benim için. Bir tek birbirleriyle ilintili eşyalardan oluştuğunu söyleyebileceğim bi Pink Floyd köşem var. Üç-beş parça o da. İki adet konser bileti, The Wall konserindeki duvar parçacıkları arasından yürütülmüş dikdörtgen bir kartonumsu, eski bir plak, eski albümlerin kasetleri ve bir kozalak. Çok sevdiğim bir arkadaşım Pompeii'yi ziyaret edecekti, ben de kendisinden bana Pompeii'ye ait bir şey getirmesini istemiştim. Kozalak getirmiş sağ olsun. Başka şey olsa belki çoktan kaybetmiştim ama kozalağım ve ben senelerdir ayrılmaz bir bütünüz.
Ha bir de atkılar var, Beşiktaş atkıları. Toplasan on tane yapar, yapmaz. Fotoğrafını çekmeye üşendim şimdi, belki bir ara denk getirirsem koyarım.
22 Nisan 2016 Cuma
4. Gün
Bitmek bilmeyen migren ataklarıyla boğuşurken iki gün kadar gecikti yanıt. Migrenle Yaşamak üzerine bir kitap yazabilecek kadar uzun süredir içli dışlıyız kendisiyle. Gençlik hevesi ile her okuduğum, her duyduğuma kurtarıcım gözüyle baktığım zamanlar geride kalalı çok oldu. Bilmemne sapı, bilmemne yağı vs. hikaye. Migreni geçirmenin en etkili yöntemi gerilip gerilip duvara kafa atmak. Bi beş saniyeliğine hissetmez oluyorsunuz. Uzun vadede gerizekalı olma riskiniz var elbet ama daha etkilisini bulan paylaşıversin bir zahmet.
Konumuza dönersek... Kim veya ne olmadan yaşayamazsınız? Sorumuz bu.
Benim gibi "bağımlı" olmaya yatkın kişiler için cevaplanması güç sorular bunlar. Fakat kendimi gerçekçi olmaya zorlayarak düşündüm, düşündüm, karar verdim. Söylüyorum. Taşınmak! Başlarda bir zorunlulukken, sonraları benim için bir yaşam biçimi haline geldi kaçınılmaz olarak. Artık herhangi bir yere taşınmadan yaşayamıyorum. Becerebilirsem şehir değiştiriyorum, en olmadı semt, o da mı olmadı, sokak. Bir aralar üşenmeyip saymıştım ama unuttum şimdi sayısını fakat otuz beş yaşında olup da, bebeklik de dahil olmak üzere hiçbir evde bir seneden fazla kalmadığımı düşünürsek tablo ortada. İçlerinde sadece bir iki ay kaldıklarım da oldu tabi bu arada. Kök salamamak başlarda benim ve çevrem için bir problem gibi görünse de, ben galiba artık seviyorum bu durumu. Bunun üzerine uzun uzun yazasım var fakat gel gör ki migren hala ara ara yokluyor, karanlık ve sessiz odama doğru yollanmak üzere satırlarıma son veriyorum.
Bu arada beni tanıyan hemen herkes ağız birliği etmişcesine bu soruya "Hayvanları olmadan yaşayamaz" der. Fakat yıldım, anlıyor musunuz?:)
19 Nisan 2016 Salı
3. Gün
Cüzdanınızda neler olduğunu paylaşın.
Şimdi öncelikle cüzdan dediğim nesneyi de şuraya koyayım ki, cevabımın neden kısa olacağı daha net anlaşılsın :)
Sanırım insanlar genellikle bunu bozuk paraları için kullanıyor, bense kendisine tüm malvarlığımı emanet ediyorum. Fotoğraf aceleye geldi kabul. Zaten zor şartlarda fotoğraf çekiyorum görüldüğü üzre. Müdahale var.
Gelelim cüzdan içine:
- Haliyle 1 adet kimlik
- Hiç kullanılmamış, sıfır ehliyet. Veriliş tarihi 2007. Sanırım yanımda taşımasam nereye koyacağımı bilemediğimden burada sırf. Kullanma ihtimalim yok denecek kadar az. Çünküüü bisiklet seviyorum ben, motorlu taşıtlara gıcığım.
- 1 adet bankamatik kartı. Kredi kartım yok, sadece banka kartı yetiyor bana. Çocuklara falan internetten mama alınacaksa annemin kredi kartını kullanıyorum. Zaten bir süredir kendim için hiçbir şey satın almadım, eve gelen kargoların içinden kedi-köpek maması, kedi kumu ve bilumum ıvır zıvırları haricinde iş için gerekli olan malzemeler çıkıyor sadece. Boyadır, fırçadır, tutkaldır vs vs.
- Kentkart. Belki bin yıllık falan. İzmir'den taşınalı yıllar oluyor, hala neden cüzdanımda derseniz, bilmiyorum. Muhtemelen kullanmaya kalksam geçersiz diyecek. Benim yaşadığım yerde belediye otobüsü bile yok ama sanırım İzmir'den bir parça diye atmaya kıyamadım.
- Müzekart. Şimdi baktım, tarihi geçmiş. Genellikle her sene yeniliyorum. Arkeoloji öğrencisiyken beleşti bütün müzeler, mezun olduğuna canı sıkılıyor insanın. Hatırladığım kadarıyla bu sene bir kez Antakya'daki mozaik müzesine girerken, bir kez de Knidos'a girerken kullandım.
- Veteriner magnet. İzmir'deki veterinerimin telefon numaralarının yazılı olduğu magnetim. Halbuki telefonumda zaten kayıtlı bu numaralar ama şeklini şemalini seviyorum.
- 8 GB'lık harici bellek. Bu minicik belleklerle benim başım dertte. Çok sık kullanıyorum çünkü çıktı almak işimin bir parçası. Seramik kolyelere transfer ediyorum o aldığım çıktıları, bir ara blogda anlatayım bari nasıl yaptığımı. O yüzden haftada bir iki kez kırtasiyeye iniyorum. Fakat o kadar çok kaybediyorum ki, bunlara verdiğim parayla evde kendime gerekli teçhizatı kurabilirdim.
- Biraz bozukluk var bir de. Kağıt olanlarından kalmamış.
- Günü geçmiş elektrik faturası. Sık sık adresimi unuttuğum için taşıyorum, lazım olunca bakmak için. Ve genelde de lazım oluyor:)
18 Nisan 2016 Pazartesi
2. Gün
Devam edeceğim diye bir heves kalktım kahve yaptım, oturdum başına da... İki yudumda biter bu sorunun cevabı, diyim ben size.
Neymiş sorumuz: Göbek adınız nedir? Sizin için önemini anlatabilir misiniz?
Cevap veriyorum: Yok.
Hadi biraz uzatayım madem. Erkek olsaymışım adım kafadan Mahir olacakmış. Kız olunca çuvallamışlar isim konusunda. Selin koymak istemiş annem önce, bi ısınamamışlar isme, vazgeçmişler, Açelya olmuş. Sene 81. Şimdilerde zilyon tane Açelya bulabilirsiniz ana okullarında. O zamanlar hiç yoktu. Neden bana bunu yaptınız diye sormak isterdim hep, çok zorlandığım oldu bu isimle yaşarken, nitekim sordum da. Meğer çok da şık bir cevapları varmış. Hikayesi olan isimleri severim ama benimkinin de onlardan biri olduğunu geç öğrendim.
Açelya anavatanı Japonya olan bir çiçek. Japonlar için ayrı bir anlam da ifade ediyormuş meğer. Hiroşima ve Nagasaki'ye atom bombalarının atıldığı o mel'un tarih, aynı zamanda benim de doğumgünüm. Bombalar her şeyle birlikte bitki örtüsünü de yok ediyor ve uzun zaman sonra bu topraklarda ilk filizlenen çiçek de açelya oluyor. Direnişi sembolize edermiş bu yüzden bu çiçek Japonlar için.
E be adam, ta o zamanlar bu bağlantıyı nasıl kurdun? İsmimi sevme sebebimdir. Başkaca isim koymaya gerek görmemişler, gerçi pek ismimle hitap eden de yok. Açe, Aço, Açelye. Hatta çağrı merkezinde çalıştığım dönemlerde artık nasıl grip olduysam, telefondaki müşteri "Merhaba Atilla Bey" diye girmişti konuya.
Ama bana sorsalardı yine de Leyla olsun derdim. Hatta şuraya da bırakayım.
17 Nisan 2016 Pazar
1- Müzik şeysi
Sorumuz şöyle:
Müzik listenizdeki ilk 10 şarkıyı paylaşın. Dinlerken nasıl hissediyorsunuz?
(Tüm sorular için bkz.)
Şimdi benim için bunu yanıtlamak pek de kolay bir iş değil, zira çok afili bir "music player"a sahip olmadığımdan ve düşük megabaytlı bir telefonu bu işler için kullandığımdan ötürü bu listeler sıklıkla değişiyor. Genellikle de o gün yürüyüş vakti yaklaştığındaki ruh halim belirliyor "top ten" listemi. Eğer evdeysem durum farklı; gözümü açar açmaz bir bağımlı gibi aradığım ilk şey kahve, ikincisi de Kıyı Müzik. Kıyıda köşede kalmış şahane müzikler dinliyorum. Canım Kıyı Müzik.
Konumuza dönersek; en son yaptığım listeden ruh halimi tahmin etmek pek de güç olmasa gerenk. Alfabetik sıralamış kendisi ama ben çok çakal olduğumdan karışık çaldırtıyorum:) Açılışı şöyle yapıyor ayfon:
1. Ahmet Aslan - Geberiyorum
Açılışa gel... Kendisiyle henüz tanış değilseniz, öncelikle albüm hakkında bilgi edinmelisiniz. Şu linkten mesela:
http://www.evrensel.net/haber/272578/bir-deneysellik-hik-yesi-na-mukemmel
2. Oi Va Voi - Yesterday Mistakes
Yıllardır vazgeçemedim, vazgeçmek gibi bir niyetim de yok. Neredeyse sevmediğim bir şarkıları yok gibi ama bunun yeri hep bi başka. İbranice'nin büyülü bir tarafı var gibi geliyor bana, yıllar yılı ne dediğini bile merak etmedim şarkının, zaten sözlere ne hacet. Fakat şarkının ne anlattığını bildiğiniz vakit de ayrıca lezzetleniyor, daha bir dört elle sarılasınız geliyor. Benden duymuş olmayın ama nefis de bir klibi var.
3. Cibelle - Green Grass
O nasıl tatlış bir "blossoms" demektir. Bu hanım kızımızın başka şarkılarını da sever misin derseniz... Bilmiyorum ki. Tanısam severim aslında. Fakat bu şarkının orijinalinin, dolayısıyla Tom Waits'in yeri kalbimde her daim ayrıdır. Hastasıyızdır. En sevdiğim ve hatta bence de dünyanın en romantik filmi Bram Stoker's Dracula'daki performansı ile beni benden almaktadır Tom abi. Ama gel gör ki, bu şarkıyı bu kızdan dinlemenin keyfi hiçbir şeyde yok. Şarkıda da diyor ya: it smells rain today. Hah, tam da böyle bir şey. İçinize içinize yağıyor o yağmur sanki. Yağmurlu hava şarkıları diye bir kategori var evet ama bu şarkı kategori dışı. Hava günlük güneşlik olsa dahi yağdırıyor o yağmuru dört dakikalığına.
4. Manuş Baba - Aşkın Kederi
Son zamanlardaki takıntım. Manuş Baba. Kendisini geç buldum ama dört elle sarıldım, hakkında bulabildiğim her şeyi de okumaya çalıştım. Şimdi esasen ben cover sevmiyorum, bir iki istisna dışında, genellikle tat alamıyorum. Hele Ahmet Kaya şarkılarının cover'ına denk gelirsem kaşım gözüm atıyor, geçici bir tik hasıl oluyor. Şimdilerde bir kızcağız var, herkesin ayıla bayıla dinlediği. Bir şarkıyı baştan sonra dinlediğinizde, uzun süren bir kedi miyavlamasına maruz kaldığınızı hisseder oluyorsunuz. Kedi bize bir şey anlatmaya çalışıyor. Ama ne? Yapmayın, etmeyin. Her neyse, gelelim istisnaların babasına, Manuş Baba'ya. Şarkıların genel teması rakı. Yani adam ne söylerse söylesin canınız rakı çekiyor bir kere. Aşkın Kederi esasen Mimis Plessas'tan apartılmış, uzun yıllar biz onu Işıl German'dan dinlemişiz ama sonra adamın biri gelmiş, rakılar hazırsa başlıyorum ben söylemeye demiş. Kendime kastım mı var bilmiyorum ama sürekli ve sürekli bunu dinliyorum ben birkaç haftadır. Döndürüp döndürüp dinlemelere doyamadığım. Ha bir de Değmez var ki... Oy diyorum. Harika kadın Nazan Öncel'in şarkıları da Manuş'un sesiyle başka bir şeye dönüşüyor. Özellikle bu dünyaya ait olmadığını düşündüğüm "Geceler Kara Tren". Dinleyiniz.
5. Thurisaz - Endless
Böyle karışık çalınca da ne fena oluyormuş. Neyse. Şimdi serde metalcilik var tabi, bi yere kadar yeniliklere açık oluyorsun. Gerçi var bir benzerlik yine de. Ben hep black metal sevdim, bulabildiğim her grubu dinledim, özellikle Norveç yöresinden çıkan gruplara özel ilgi duydum. Kuzey hayranlığı:) Thurisaz ise Belçikalı bir "atmospheric death black metal" grubu. Tanımı böyle, yapacak bir şey yok. Dinle dinle bıkamadığım şarkılardan biri de bu işte.
6. Balmorhea - Remembrance
Canım Balmor (kalp). Teksas'tan neler de çıkarmış, vay anasını dedirten on numara beş yıldız insan topluluğu. 6 kişi, 10 enstrüman, sonuç tadından yenmez enfes şarkılar. The Winter olsun, Lament olsun. Yaklaşık beş senedir tanışıyoruz kendileriyle, yolculuk seven insanım ben, üstlerine daha iyi bir yol arkadaşı bilmiyorum. Mono var bir de, blogda anlatmıştım geçmiş zamanlarda ama yine de her daim ilk tercih Balmorhea'dır benim için.
7. Portishead - Sour Times
Ne varsa bu İngilizlerde var. Ciddiyim. "Sevdiysem kesin İngilizdir" raddesindeyim, genelde de yanılmıyorum tahminlerimde. Pink Floyd ile başlayan bu İngiliz müziğine olan hayranlığım, katlanarak devam ediyor otuz küsür senedir.
8. Bir Derdim Var Bin Dermana Değişmem Asla
Ahahah. Al buyur. Yazmayayım dedim ama madem girdik bir "çelınc"a, hile hurdaya başvurmamak lazım. Beşiktaş'lıyım da ben. Evet. Dinliyorum, ne yapayım. Sadece bu da değil üstelik.
9. The Killers - Here With Me
Aslında itiraf etmek gerekirse klibini seviyorum ben bunun. Tim Burton'ın şahane ellerinden çıkma bir klibi var Winona Ryder'lı (böyle mi yazılıyordu bu?). Dinlerken de hep gözümün önünde klipten sahneler... Şarkı da güzel elbet. Öyle çok da güzel değil aslında ya. Ama zaten en sevdiğin on şarkı listesi değil ki bu, hasbelkader atmışım listeye işte. Geçelim.
10. Hüsnü Arkan - Nereye Uçar Turnalar
Ne çok severim Hüsnü Arkan'ı. Ta Ezginin Günlüğü'nden beri. Kendi de, müziği de, sesi de güzel insanlardan. Nereye Uçar Turnalar'ın benim içimde açtığı yara ise anlatılamaz. Gözlerim dolar ne zaman dinlesem. Suruç gelir aklıma, Ankara gelir, Hasret Gültekin gelir, Ali İsmail gelir, Ethem gelir, martı kaşlı çocuk gelir...
"Ölenlerin adını unutma, türkülerin, meydanların
Ah, bırakmasın onlar seni
Ne de çabuk yıktın kendini sarıldın yalanlara, boşluğa
Hey! bak işçi tulumu giymiş umut"
Challenge mı o?
Isınma turları yapıyorum bloğumda yine ve yeniden. Muhtemel 0 (sıfır) izleyicinin de etkisinden olsa gerek, bi süredir anlatasım yoktu hiç. Yoksa çok enteresan, über ilginç, çok renkli bir hayatım var benim. Evet.
Ve fakat gördüm ki bir challenge var, dahil olayım dedim. Otuz gün boyunca her güne bir soru. Şahane! Arayıp da bulamadığım şey, zira konu sıkıntısı çekme derdine son.
Bir oyunum var benim gece gündüz oynadığım, Heroes of Might and Magic. FRP mi ne diyorlar (Adına da derler FRP). Böyle Elf'li, Zombie'li. Orada dalmak istediğin "creature"ın yanında eğer challenge ibaresi varsa onun anlamı şu; boyuna posuna bakmadan bu arkadaşın yanına yanaşırsan senin ağzını burnunu kırar. O bakımdan mümkün mertebe challenge'lardan uzak duruyorum küçücük dünyamda. Bugün çok cesurum -cesur hissediyor-. Bi de bu böyle bişey değil galiba, çantalar ortalara dökülecek, müzikler paylaşılacak, korkacak bişey yok. Hadi kızım, göreyim seni.
Merak edenlere challenge sahibi http://sacaklininnotdefteri.blogspot.com/2016/04/havar.html
20 Şubat 2016 Cumartesi
Yirmi Pati, Beş Islak Burun, Sıfır Hijyen
Ya da "Ben nasıl bu hale geldim?" de olabilir konu başlığı. Aslında beni uzaktan yakından tanıyan herkes bilir hayvanlar konusunda hassasiyetimi fakat bu durum benim için bile fazla, çok fazla. Bugüne kadar tedavi edip sahiplendirdiğim, tedavi etmeye çalışıp başaramadığım patililerin sayısını bilmiyorum, hiç oturup saymaya kalkmadım. Niyetlensem bile mümkün olacağını sanmam çünkü yaş olmuş 35. Ve hayır efendim, hep bana denk gelmiyor, sadece benim gözüm kulağım hep açık olduğundan, yardım çığlıklarını görüyor, duyuyorum. Zaman zaman bunun bana verilmiş bir ceza olduğunu düşünsem de, halimden memnunum neticede. Memnunuz. Annem hariç.
Aslında bugüne dek durumu gayet iyi kotarıyordum, tek bir kedi ile 10 seneyi devirmiştik. Kendisi pek hayvansever bir kedi olmadığından, yanına bir arkadaş almak pek mümkün olmadı. Zaten benim de hayatım hep sallantıda hep sallantıdaydı, pek çok ev, şehir ve ev arkadaşı değiştirdim. Normalde kediler değişikliklerden hoşlanmaz, düzenleri bozulsun istemez ama benimki de bunca maceranın sonunda kedilik alışkanlıklarından tamamen vazgeçerek benim daimi ev arkadaşım olarak evrildi. Aslında bana katlandı demeliyim, hala da katlanıyor. Kalıcı bir ikinci hayvan olmadı evde belki ama çok sık geçici gelip gidenler oldu. Ne zaman eve elimde yeni bir kedi, köpekle gelsem benim nazlı ve nobran ev arkadaşım önce bana pis pis baktı, sonra homurdanarak ona kimsenin erişemeyeceğine emin olduğu yükseklikte bir noktaya konuşlanarak her birimize (tebaasına) tepeden bakmayı tercih etti. Sektirmeden, her defasında bu böyle oldu. Eve gelen patili nekahat dönemini atlatıp yeni yuvasına gittiğinde ise bizim nobran yeniden halka karışmaya karar verdi. Bu gidişata hepimiz alışmıştık aslında. Bu iyileşmek için gelenlerin biri nasıl olsa başıma kalacak, yuva bulamayacağım, o zaman düşünürüz diyordum ama 20 sene boyunca kıyısından döndüğümüz bir kaç vaka dışında hep şansım yaver gitti. Törpü vardı mesela. Siyah beyaz smokinli bir kedi. Bit kadardı bulduğumda, sonra içinden canavar çıktı. Adı da ömür törpüsünden mütevellit Törpü oldu, ki bir ismin bir hayvana bu kadar yakıştığına şahit olmadım hiç. Törpü her an her dakika isminin hakkını veren, şanına yaraşır bir kedi oldu, kimseye huzur vermedi. Benim nobran kedimi canından bezdirdi, beni doğduğuma pişman etti. Ben yana yakıla yuva aradım, aylarca... Sahiplenmek isteyenlere de dürüst oldum, deli bu dedim, bilin de sonra bana geri dönmesin. Bu kadar emekten sonra sokaklara dönmesine dayanamayacağım için mecbur geri alacaktım o yüzden peşinen söyledim. Vazgeçtiler tabi. Ha bir de emiyor dedim. Bildiğin emiyor, öyle böyle değil, sivrisinek gibi, yakaladığı yerini cörk cörk emiyor, ayıramıyorsun, ayırmaya kalktığında patileriyle bir yapışıyor ki insanın o uzvunu kesip "Al be al" diyesi geliyor. Eve gelen herkese kolonya ve krem dağıtıyordum görünen yerlerine sürmeleri için. Çünkü Törpü kolonya ve kremin tadından hoşlanmıyordu, damak tadı olmazsa olmazıydı. Korku içinde yaşadık aylarca. Nobran kedim küvette yaşadı, yemeğini falan oraya götürüyordum. Derken bir melek çıkageldi. Melek derken abartmıyorum. "Törpü'yü istiyorum ben" dedi. Artık pes ettiğim için yenilerine lüzum görmediğim eski ilanlardan birini görmüş. Ne dediysem vazgeçiremedim, çok kararlıydı. "İstiyorum" dedi. "Al hayrını gör ama olur da pişman olursan lütfen pencereden fırlatma, beni ara ben gelir alırım" dedim. Tamam dedi. Günler geçti, ses yok. Sonra bir mail düştü mail kutuma. Törpü kucakta poz vermiş, nasıl mağrur. Sanırsın ben ondan değil, o benden kurtuldu. Çok mutlularmış, Törpü hiç yaramazlık yapmıyormuş, akşamları bir saat emme seansları varmış ama kız bu durumdan da gayet hoşnut. Mucize gibi. 7 senedir beraberler, ara sıra haberleşiyoruz, hala beni arayıp "Al bunu geri" demesinden korksam da, onların pek ayrılmaya niyetleri yok.
Tanıştırayım: Maya. Yazıda daha çok "nobran" lakabıyla anılıyor. Burada epey hastaydı, böbrek yetmezliği teşhisi kondu, İzmir'lere gittik, neyse ki değilmiş. Nazlı da biraz.
Sonra ben şehir değiştirdim yine, hayatımıza kaldığımız yerden devam ettik. Ben, nobran ve gelip geçici misafirlerimiz. Sonra efendim benim kafa bi gitti geldi, büyükşehirde yaşamak, çılgın kalabalık, ev sahipleri, doğalgaz faturaları, mobbing derken elde ne var ne yok dağıtıp sahil kasabasına yerleştim. Benim nobranı da anneme yolladım. Niyetim bir süre kafa dinleyip, ne yapmak istediğime karar vermekti. Bir iki ay içerisinde annem de yanıma gelmeye karar verdiğinde benim yaşantım komple değişti. Ben, annem, benim kedim, annemin köpeği. Köpek dediğim de, minimal boyutlu, ağzında üç tane dişi kalmış, tek gözü katarakt dolayısıyla kör, patlak gözlü bir dede. Bahçeli bir ev tuttuk, küçük müçük bakmadan doluştuk içine. Sekiz pati ve iki ıslak burun olmuştuk, ve fakat bu daha başlangıçtı, sadece henüz bunu bilmiyorduk.
Dikkatli bakarsanız burnundan akan sümüğü görebilirsiniz. Zaten horluyor ve salya akıtıyor.
İstanbul'da ve İzmir'de yaşadığım zamanlarda, fırsat buldukça barınaklara gitmeye çalışırdım. Bilen bilir, her biri birer toplama kampıdır ve hayvanlar sefalet içerisinde yaşamaya çalışırlar ve gönüllülerin çabaları ile döner yaşam. Aslında ziyaret edenler için de tam bir işkencedir, her yürek kaldıramaz ama işte çok güzel insanlar var hayatlarını buna adayan. Dünya hala dönüyorsa biraz da bu insanların sayesinde... Neyse, uzatmayacağım bu konuyu, içim sıkılıyor. Buraya geldiğimde de ilk sorduğum "Barınak var mı?" oldu tabi. Varmış. Epey uzakta, dağ başında. O yüzden yakınlarda oturan ve arabası olan bir arkadaşımdan yardım istedim beni oraya götürmesi için. Çok yağmurlu bir güne denk geldi ziyaretimiz, çamurlara saplandık, tarlalara girdik, köylüler traktörle çektiler bizi, köy çocukları sırıta sırıta izledi. Azimle gittik gene de. Barınak benim daha önce gördüklerime benzemiyordu hiç, bir kere hayvanlar özgürdü, toprağa çimene basıyorlardı, her birinin soğuktan ve yağmurdan korunmaları için kulübeleri vardı, kuru mama deposu tıka basa doluydu vs. Yani gerçek bir "barınak"tı diğerlerinin yanında. Nitekim özel bir barınakmış, belediyeye falan ait değil yani. İngiliz bir çift üstlenmiş tüm yükü, bir de şeker mi şeker bakıcıları var. Neyse, içim rahatladı, bana ihtiyaç yok diye düşündüm. Tam ayrılacaktık ki, gördüm işte. Yine gördüm, gittim onca köpeğin arasında, bakışlarımız kesişti. Kaçtı sonra. Ürkek, kahverengi bir yavru. 7-8 aylık var yok. Diğer köpekler gayet besili ve sağlıklıyken bunda bir gariplik vardı, bir deri bir kemik, bacaklar çarpık, gözler korku dolu. "Nesi var bunun?" dedim. Demez olaydım. Çok acıklı bir hikayesi var, insan tacizi, dayak, kırık kemikler, iki ameliyat... Muhtemelen bu travmaları sebebiyle yemek de yemiyor, korkuyor zaten diğer azmanların arasına dalıp da yemek kabını silip süpürecek bir tip değil. Eve dönerken arabanın arka koltuğundaydı kendisi. Biraz toparlanır, kendine gelir, sonra geri götürürüm diye düşündüm. Kendine gelmesi tahmin ettiğimden çok daha uzun sürdü. Bana kuyruk sallaması ve korku dolu gözlerle bakmaması için bile iki aya yakın beklemek zorunda kaldım. Gündüzleri dışarı çıkmayı kesinlikle reddettiği için sabaha karşı sokakta kısa yürüyüşler yaptık. Mutlu bir köpekti genel olarak ama sonra çok ağır bir hastalığa yakalandı. Leishmania diye bir illet, uzun uzun yazmayacağım, Google'larsanız şayet ne derece ölümcül olduğu hemen her kaynakta yazıyor. Önce yürüme yetisini, sonra gözlerini kaybetti. Aldım İstanbul'a götürdüm. Tedaviler tedaviler tedaviler... İyileşti dedik, geri geldik yine nüksetti. Meğer hiç geçmiyormuş. Her gün bir avuç ilaç yutuyor hala, iki sene oldu. Bu halde barınağa geri götüremezdim, zaten hayatta benden başkasına da güvenmiyor, yanında olmadığımda çok huzursuz. Ömrünün sonuna kadar benimle artık. Hala cebelleşiyoruz hastalıkla, daha geniş bahçeli bir eve taşındım dağın başında, sırf o biraz daha rahat etsin, çevrede insan olmasın, korkmasın diye. Kötü bir tablo çizdiğimin farkındayım ama o her şeye rağmen mutlu ve inatçı bir köpek. Birbirimize tutunduk, hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Etti mi size 12 pati, 3 ıslak burun?
İstanbul'da çok sevdiğim bir arkadaşım bebek doğurmaya karar verdi. Evlenince, yeni eşya alınca ve bebeği olunca evdeki hayvanını uzaklaştıranlardan değil neyse ki. Sadece sayıca çok fazlalardı, o yüzden kedilerden birini benim almamı rica etti. En azından kısa bir süreliğine. Fıstık da böylelikle ailemize katıldı. Fıstık iş yaptırmayı ve buyurmayı çok seven kedilerden. Zaten arkadaşımı da bu yüzden bezdirdi. Daha önce sayısız kere terkedilmiş yaşlı bir oğlan. İstekleri hiç bitmez, asla su kabından su içmez, mutlaka akan su olacak. Günde belki otuz kez su içmek ister, sizi banyoya çağırır, musluğu açar beklersiniz. O önce suyu izler izler, bi kulağını sokar, kafasını ıslatır, kafasından akan damlaları içer. Siz o esnada sakin kalmayı başarmaya çalışarak beklersiniz bu su içme seansının bitmesini. Sonra tekrar yerinize oturmanızı bekler, tam oturduğunuzda da dışarı çıkası gelir. Kalkar kapıyı açarsınız. Çıktıktan hemen sonra da aslında çıkmak istemediğine karar verip geri girmek ister. Kalkar kapıyı açarsınız. Sonra aklına mama yemek gelir, onu da kaptan değil elden yemek ister. "Eeeh yürü git" dersiniz, ama aç kalmasına gönlünüz el vermediğinden bir süre sonra mecburen kalkar yedirirsiniz. E mama da susatır tabi. Böyle bir döngü. Geri gitmeyecek elbette, son durağı burası, ona bir kez daha yol stresini yaşatmak istemiyorum. Zaten onun da gitmek istediğini sanmıyorum, o da ayrı. Ne etti? 16 pati, 4 ıslak burun.
Artık bu tempoya hepimiz alışmıştık, yuvarlanıp gidiyorduk, ben elimde avucumda ne varsa Ada'nın tedavi masraflarına, ilaç paralarına yatırıyordum, o da karşılığında bana koşulsuz sevgi veriyordu. Güzel bir alışveriş. Kedilerin mamaları (öyle her şeyleri yemezler), üç dişli yaşlı köpeğin ıslak maması vs derken ikinci kredimizi de çekmiştik, mutluyduk:) Sonra ben biraz bunalıp uzaklaşmak istedim. Eküriyi annemin başına attım, sonra ver elini İstanbul, ver elini İzmir. Dönmeme yakın annem telefonda evin yakınlarına bir Golden'ın yavruladığı müjdesini verdi. Oh oh, yavru köpek sevmeyeli de yıllar olmuştu, sevindim tabi. 9 tane simsiyah bebe. Artık kimden peydahladıysa sarışın. Bunlara bi güzel kulübe yapmışlar komşular, annem de sabah akşam gidip besliyormuş. Haberlerini alıyordum, ayaklanmaya başlamışlar, vik vik bağırıyorlarmış, anneleri bazen kayboluyormuş ortadan. "Yemek aramaya gidiyordur, daha iyi besleyin hayvanı" dedim. Hava da soğuk, bebekler annesiz üşümesinler maksat. Sonra eve döndüm, çantaları attım odaya, bebekleri görmek istedim. Resmen yavru köpek aşeriyorum. Giydik yağmurluklarımızı, kaplara kuru mamaları doldurduk çıktık. Anne çok mülayim bi kız, yavruların hepsinin burunlarını ısırdım gene de sesini çıkarmadı. Kendisi çocuk daha zaten. Tam eve dönücez, yavruları sayasım tuttu. 8 tane. E hani 9'du? Biri nerede? Yok. Almışlar mıdır acaba diye hayıflandık, çok küçükler çünkü anneden ayırmak için, süt bebesi hepsi. Yine de kurt düştü içime, elimde fenerle bir dolandım etrafta. Ve buldum. Su birikintisinin içinde, sırılsıklam, üşümüş, hatta üşümek ne kelime, buz tutmuş. Aylardan Ocak. Tuttum eve getirdim, soba karşısında ısındı, ayaklandı, neşelendi. Sonra anne istedi tabi ağlaya ağlaya. "İyiysen gidelim" dedim. O sırada kendisi slalom yapmakla meşguldü. Aldım götürdüm, kulübeye annesinin yanına bıraktım ama bütün gece de uyumadım. O bebeğin orada ne işi vardı, ya tekrar giderse, üşürse... Kafamda deli sorular:) Sabahı zor ettim, koştum hemen durum tespiti için. Eyvah dedim görür görmez. Ufaklık dışarıda yine, anne ve kardeşler kulübede. Hareketsiz yatıyor, muhtemelen bütün gece orada kalmış çünkü vücudu soğumuş. Öldü sandım ilk önce, ne yapacağımı bilemedim, gittim anneye bağırdım manasızca, niye yavruna sahip çıkmıyorsun diye. Gömmek üzere elime aldığımda farkettim cılız nefesini. Ölmemiş ama bir nefeslik canı var derler ya... Öyle. Yaşadığım yerde veteriner konusunda biraz şanssızız, kötü tecrübelerimiz var ama mecbur aradım. Gençliktir dedi (bkz. Google). Annesinin neden ayırdığı da belli oldu, boşuna bağırmışım kıza. Tek derdi diğer yavruları korumakmış. Bundan sonrası tam bir maratondu, yarım saatte bir değiştirilen sıcak su torbaları, ağızdan şırıngayla damlatılan B12'ler, balık yağları. Veteriner nihayet müsait olduğunda da gittik, iğne, serum derken artık yapacak bir şey olmadığını söyledi. Yaşama şansı yok denecek kadar azmış. Bilirim, gençlik hastalığından şimdiye kadar kurtarabildiğim kedi veya köpek olmadı. Büyük bir yüzdesi de ölümle sonuçlanıyor. Siz hiç bir köpeğin kalp atışlarını saydınız mı? Ben saydım. Uzaktan reiki gönderdi bir arkadaşım, ben de göğsüme yatırdım onu, kalp atışlarımı duysun, annesi sansın, moral olsun diye. Bu saatler sürdü. Önce sallanan bir kuyruk gördüm gece karanlığında, sonra burnumda ıslak bir dil hissettim. Ne oluyor demeye kalmadan da ayaklandı. Geç meç demedim aradım veterineri. Biraz da o uykusundan fedakarlık etsin diye. Rakı masasındaymış. Yemek istiyor bu dedim. İnanmadı, video gönderdim. Rakının da etkisiyle ağlamaklı oldu dağ gibi adam. Ver dedi, ne istiyorsa yesin, sınır yok. Gerçekten bütün mutfağı yedi o gece sabaha kadar. Şimdi beraber 1 ayı devirdik, hala sınırsız yiyor. Biraz abartmış olabilirim ama gerçekten kıymetlim o benim, gözünün içine bakıyorum. Bir de tipsiz... Bütün kardeşlerini sahiplendirdim, bunu kimselere beğendiremedik. Zaten işin aslı, gönlüm de yok vermeye. Evdeki halı işenmekten aşındı, biraz büyüsün bahçeye postalayacağım. Onun da gözü hep dışarıda zaten, işi gücü toprak kazsın, evdeki kedileri kovalasın, ot yesin. Böyle böyle yaşar gideriz biz. Yakında istifçi diye gazetelerde, sosyal medyada okur, kınarsınız fakat işin aslı, astarı budur :)
Evet, o tek kulak hep asi. Bir de, bildiğin keçi bu be!
Aslında bugüne dek durumu gayet iyi kotarıyordum, tek bir kedi ile 10 seneyi devirmiştik. Kendisi pek hayvansever bir kedi olmadığından, yanına bir arkadaş almak pek mümkün olmadı. Zaten benim de hayatım hep sallantıda hep sallantıdaydı, pek çok ev, şehir ve ev arkadaşı değiştirdim. Normalde kediler değişikliklerden hoşlanmaz, düzenleri bozulsun istemez ama benimki de bunca maceranın sonunda kedilik alışkanlıklarından tamamen vazgeçerek benim daimi ev arkadaşım olarak evrildi. Aslında bana katlandı demeliyim, hala da katlanıyor. Kalıcı bir ikinci hayvan olmadı evde belki ama çok sık geçici gelip gidenler oldu. Ne zaman eve elimde yeni bir kedi, köpekle gelsem benim nazlı ve nobran ev arkadaşım önce bana pis pis baktı, sonra homurdanarak ona kimsenin erişemeyeceğine emin olduğu yükseklikte bir noktaya konuşlanarak her birimize (tebaasına) tepeden bakmayı tercih etti. Sektirmeden, her defasında bu böyle oldu. Eve gelen patili nekahat dönemini atlatıp yeni yuvasına gittiğinde ise bizim nobran yeniden halka karışmaya karar verdi. Bu gidişata hepimiz alışmıştık aslında. Bu iyileşmek için gelenlerin biri nasıl olsa başıma kalacak, yuva bulamayacağım, o zaman düşünürüz diyordum ama 20 sene boyunca kıyısından döndüğümüz bir kaç vaka dışında hep şansım yaver gitti. Törpü vardı mesela. Siyah beyaz smokinli bir kedi. Bit kadardı bulduğumda, sonra içinden canavar çıktı. Adı da ömür törpüsünden mütevellit Törpü oldu, ki bir ismin bir hayvana bu kadar yakıştığına şahit olmadım hiç. Törpü her an her dakika isminin hakkını veren, şanına yaraşır bir kedi oldu, kimseye huzur vermedi. Benim nobran kedimi canından bezdirdi, beni doğduğuma pişman etti. Ben yana yakıla yuva aradım, aylarca... Sahiplenmek isteyenlere de dürüst oldum, deli bu dedim, bilin de sonra bana geri dönmesin. Bu kadar emekten sonra sokaklara dönmesine dayanamayacağım için mecbur geri alacaktım o yüzden peşinen söyledim. Vazgeçtiler tabi. Ha bir de emiyor dedim. Bildiğin emiyor, öyle böyle değil, sivrisinek gibi, yakaladığı yerini cörk cörk emiyor, ayıramıyorsun, ayırmaya kalktığında patileriyle bir yapışıyor ki insanın o uzvunu kesip "Al be al" diyesi geliyor. Eve gelen herkese kolonya ve krem dağıtıyordum görünen yerlerine sürmeleri için. Çünkü Törpü kolonya ve kremin tadından hoşlanmıyordu, damak tadı olmazsa olmazıydı. Korku içinde yaşadık aylarca. Nobran kedim küvette yaşadı, yemeğini falan oraya götürüyordum. Derken bir melek çıkageldi. Melek derken abartmıyorum. "Törpü'yü istiyorum ben" dedi. Artık pes ettiğim için yenilerine lüzum görmediğim eski ilanlardan birini görmüş. Ne dediysem vazgeçiremedim, çok kararlıydı. "İstiyorum" dedi. "Al hayrını gör ama olur da pişman olursan lütfen pencereden fırlatma, beni ara ben gelir alırım" dedim. Tamam dedi. Günler geçti, ses yok. Sonra bir mail düştü mail kutuma. Törpü kucakta poz vermiş, nasıl mağrur. Sanırsın ben ondan değil, o benden kurtuldu. Çok mutlularmış, Törpü hiç yaramazlık yapmıyormuş, akşamları bir saat emme seansları varmış ama kız bu durumdan da gayet hoşnut. Mucize gibi. 7 senedir beraberler, ara sıra haberleşiyoruz, hala beni arayıp "Al bunu geri" demesinden korksam da, onların pek ayrılmaya niyetleri yok.
Sonra ben şehir değiştirdim yine, hayatımıza kaldığımız yerden devam ettik. Ben, nobran ve gelip geçici misafirlerimiz. Sonra efendim benim kafa bi gitti geldi, büyükşehirde yaşamak, çılgın kalabalık, ev sahipleri, doğalgaz faturaları, mobbing derken elde ne var ne yok dağıtıp sahil kasabasına yerleştim. Benim nobranı da anneme yolladım. Niyetim bir süre kafa dinleyip, ne yapmak istediğime karar vermekti. Bir iki ay içerisinde annem de yanıma gelmeye karar verdiğinde benim yaşantım komple değişti. Ben, annem, benim kedim, annemin köpeği. Köpek dediğim de, minimal boyutlu, ağzında üç tane dişi kalmış, tek gözü katarakt dolayısıyla kör, patlak gözlü bir dede. Bahçeli bir ev tuttuk, küçük müçük bakmadan doluştuk içine. Sekiz pati ve iki ıslak burun olmuştuk, ve fakat bu daha başlangıçtı, sadece henüz bunu bilmiyorduk.
İstanbul'da ve İzmir'de yaşadığım zamanlarda, fırsat buldukça barınaklara gitmeye çalışırdım. Bilen bilir, her biri birer toplama kampıdır ve hayvanlar sefalet içerisinde yaşamaya çalışırlar ve gönüllülerin çabaları ile döner yaşam. Aslında ziyaret edenler için de tam bir işkencedir, her yürek kaldıramaz ama işte çok güzel insanlar var hayatlarını buna adayan. Dünya hala dönüyorsa biraz da bu insanların sayesinde... Neyse, uzatmayacağım bu konuyu, içim sıkılıyor. Buraya geldiğimde de ilk sorduğum "Barınak var mı?" oldu tabi. Varmış. Epey uzakta, dağ başında. O yüzden yakınlarda oturan ve arabası olan bir arkadaşımdan yardım istedim beni oraya götürmesi için. Çok yağmurlu bir güne denk geldi ziyaretimiz, çamurlara saplandık, tarlalara girdik, köylüler traktörle çektiler bizi, köy çocukları sırıta sırıta izledi. Azimle gittik gene de. Barınak benim daha önce gördüklerime benzemiyordu hiç, bir kere hayvanlar özgürdü, toprağa çimene basıyorlardı, her birinin soğuktan ve yağmurdan korunmaları için kulübeleri vardı, kuru mama deposu tıka basa doluydu vs. Yani gerçek bir "barınak"tı diğerlerinin yanında. Nitekim özel bir barınakmış, belediyeye falan ait değil yani. İngiliz bir çift üstlenmiş tüm yükü, bir de şeker mi şeker bakıcıları var. Neyse, içim rahatladı, bana ihtiyaç yok diye düşündüm. Tam ayrılacaktık ki, gördüm işte. Yine gördüm, gittim onca köpeğin arasında, bakışlarımız kesişti. Kaçtı sonra. Ürkek, kahverengi bir yavru. 7-8 aylık var yok. Diğer köpekler gayet besili ve sağlıklıyken bunda bir gariplik vardı, bir deri bir kemik, bacaklar çarpık, gözler korku dolu. "Nesi var bunun?" dedim. Demez olaydım. Çok acıklı bir hikayesi var, insan tacizi, dayak, kırık kemikler, iki ameliyat... Muhtemelen bu travmaları sebebiyle yemek de yemiyor, korkuyor zaten diğer azmanların arasına dalıp da yemek kabını silip süpürecek bir tip değil. Eve dönerken arabanın arka koltuğundaydı kendisi. Biraz toparlanır, kendine gelir, sonra geri götürürüm diye düşündüm. Kendine gelmesi tahmin ettiğimden çok daha uzun sürdü. Bana kuyruk sallaması ve korku dolu gözlerle bakmaması için bile iki aya yakın beklemek zorunda kaldım. Gündüzleri dışarı çıkmayı kesinlikle reddettiği için sabaha karşı sokakta kısa yürüyüşler yaptık. Mutlu bir köpekti genel olarak ama sonra çok ağır bir hastalığa yakalandı. Leishmania diye bir illet, uzun uzun yazmayacağım, Google'larsanız şayet ne derece ölümcül olduğu hemen her kaynakta yazıyor. Önce yürüme yetisini, sonra gözlerini kaybetti. Aldım İstanbul'a götürdüm. Tedaviler tedaviler tedaviler... İyileşti dedik, geri geldik yine nüksetti. Meğer hiç geçmiyormuş. Her gün bir avuç ilaç yutuyor hala, iki sene oldu. Bu halde barınağa geri götüremezdim, zaten hayatta benden başkasına da güvenmiyor, yanında olmadığımda çok huzursuz. Ömrünün sonuna kadar benimle artık. Hala cebelleşiyoruz hastalıkla, daha geniş bahçeli bir eve taşındım dağın başında, sırf o biraz daha rahat etsin, çevrede insan olmasın, korkmasın diye. Kötü bir tablo çizdiğimin farkındayım ama o her şeye rağmen mutlu ve inatçı bir köpek. Birbirimize tutunduk, hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Etti mi size 12 pati, 3 ıslak burun?
İstanbul'da çok sevdiğim bir arkadaşım bebek doğurmaya karar verdi. Evlenince, yeni eşya alınca ve bebeği olunca evdeki hayvanını uzaklaştıranlardan değil neyse ki. Sadece sayıca çok fazlalardı, o yüzden kedilerden birini benim almamı rica etti. En azından kısa bir süreliğine. Fıstık da böylelikle ailemize katıldı. Fıstık iş yaptırmayı ve buyurmayı çok seven kedilerden. Zaten arkadaşımı da bu yüzden bezdirdi. Daha önce sayısız kere terkedilmiş yaşlı bir oğlan. İstekleri hiç bitmez, asla su kabından su içmez, mutlaka akan su olacak. Günde belki otuz kez su içmek ister, sizi banyoya çağırır, musluğu açar beklersiniz. O önce suyu izler izler, bi kulağını sokar, kafasını ıslatır, kafasından akan damlaları içer. Siz o esnada sakin kalmayı başarmaya çalışarak beklersiniz bu su içme seansının bitmesini. Sonra tekrar yerinize oturmanızı bekler, tam oturduğunuzda da dışarı çıkası gelir. Kalkar kapıyı açarsınız. Çıktıktan hemen sonra da aslında çıkmak istemediğine karar verip geri girmek ister. Kalkar kapıyı açarsınız. Sonra aklına mama yemek gelir, onu da kaptan değil elden yemek ister. "Eeeh yürü git" dersiniz, ama aç kalmasına gönlünüz el vermediğinden bir süre sonra mecburen kalkar yedirirsiniz. E mama da susatır tabi. Böyle bir döngü. Geri gitmeyecek elbette, son durağı burası, ona bir kez daha yol stresini yaşatmak istemiyorum. Zaten onun da gitmek istediğini sanmıyorum, o da ayrı. Ne etti? 16 pati, 4 ıslak burun.
Artık bu tempoya hepimiz alışmıştık, yuvarlanıp gidiyorduk, ben elimde avucumda ne varsa Ada'nın tedavi masraflarına, ilaç paralarına yatırıyordum, o da karşılığında bana koşulsuz sevgi veriyordu. Güzel bir alışveriş. Kedilerin mamaları (öyle her şeyleri yemezler), üç dişli yaşlı köpeğin ıslak maması vs derken ikinci kredimizi de çekmiştik, mutluyduk:) Sonra ben biraz bunalıp uzaklaşmak istedim. Eküriyi annemin başına attım, sonra ver elini İstanbul, ver elini İzmir. Dönmeme yakın annem telefonda evin yakınlarına bir Golden'ın yavruladığı müjdesini verdi. Oh oh, yavru köpek sevmeyeli de yıllar olmuştu, sevindim tabi. 9 tane simsiyah bebe. Artık kimden peydahladıysa sarışın. Bunlara bi güzel kulübe yapmışlar komşular, annem de sabah akşam gidip besliyormuş. Haberlerini alıyordum, ayaklanmaya başlamışlar, vik vik bağırıyorlarmış, anneleri bazen kayboluyormuş ortadan. "Yemek aramaya gidiyordur, daha iyi besleyin hayvanı" dedim. Hava da soğuk, bebekler annesiz üşümesinler maksat. Sonra eve döndüm, çantaları attım odaya, bebekleri görmek istedim. Resmen yavru köpek aşeriyorum. Giydik yağmurluklarımızı, kaplara kuru mamaları doldurduk çıktık. Anne çok mülayim bi kız, yavruların hepsinin burunlarını ısırdım gene de sesini çıkarmadı. Kendisi çocuk daha zaten. Tam eve dönücez, yavruları sayasım tuttu. 8 tane. E hani 9'du? Biri nerede? Yok. Almışlar mıdır acaba diye hayıflandık, çok küçükler çünkü anneden ayırmak için, süt bebesi hepsi. Yine de kurt düştü içime, elimde fenerle bir dolandım etrafta. Ve buldum. Su birikintisinin içinde, sırılsıklam, üşümüş, hatta üşümek ne kelime, buz tutmuş. Aylardan Ocak. Tuttum eve getirdim, soba karşısında ısındı, ayaklandı, neşelendi. Sonra anne istedi tabi ağlaya ağlaya. "İyiysen gidelim" dedim. O sırada kendisi slalom yapmakla meşguldü. Aldım götürdüm, kulübeye annesinin yanına bıraktım ama bütün gece de uyumadım. O bebeğin orada ne işi vardı, ya tekrar giderse, üşürse... Kafamda deli sorular:) Sabahı zor ettim, koştum hemen durum tespiti için. Eyvah dedim görür görmez. Ufaklık dışarıda yine, anne ve kardeşler kulübede. Hareketsiz yatıyor, muhtemelen bütün gece orada kalmış çünkü vücudu soğumuş. Öldü sandım ilk önce, ne yapacağımı bilemedim, gittim anneye bağırdım manasızca, niye yavruna sahip çıkmıyorsun diye. Gömmek üzere elime aldığımda farkettim cılız nefesini. Ölmemiş ama bir nefeslik canı var derler ya... Öyle. Yaşadığım yerde veteriner konusunda biraz şanssızız, kötü tecrübelerimiz var ama mecbur aradım. Gençliktir dedi (bkz. Google). Annesinin neden ayırdığı da belli oldu, boşuna bağırmışım kıza. Tek derdi diğer yavruları korumakmış. Bundan sonrası tam bir maratondu, yarım saatte bir değiştirilen sıcak su torbaları, ağızdan şırıngayla damlatılan B12'ler, balık yağları. Veteriner nihayet müsait olduğunda da gittik, iğne, serum derken artık yapacak bir şey olmadığını söyledi. Yaşama şansı yok denecek kadar azmış. Bilirim, gençlik hastalığından şimdiye kadar kurtarabildiğim kedi veya köpek olmadı. Büyük bir yüzdesi de ölümle sonuçlanıyor. Siz hiç bir köpeğin kalp atışlarını saydınız mı? Ben saydım. Uzaktan reiki gönderdi bir arkadaşım, ben de göğsüme yatırdım onu, kalp atışlarımı duysun, annesi sansın, moral olsun diye. Bu saatler sürdü. Önce sallanan bir kuyruk gördüm gece karanlığında, sonra burnumda ıslak bir dil hissettim. Ne oluyor demeye kalmadan da ayaklandı. Geç meç demedim aradım veterineri. Biraz da o uykusundan fedakarlık etsin diye. Rakı masasındaymış. Yemek istiyor bu dedim. İnanmadı, video gönderdim. Rakının da etkisiyle ağlamaklı oldu dağ gibi adam. Ver dedi, ne istiyorsa yesin, sınır yok. Gerçekten bütün mutfağı yedi o gece sabaha kadar. Şimdi beraber 1 ayı devirdik, hala sınırsız yiyor. Biraz abartmış olabilirim ama gerçekten kıymetlim o benim, gözünün içine bakıyorum. Bir de tipsiz... Bütün kardeşlerini sahiplendirdim, bunu kimselere beğendiremedik. Zaten işin aslı, gönlüm de yok vermeye. Evdeki halı işenmekten aşındı, biraz büyüsün bahçeye postalayacağım. Onun da gözü hep dışarıda zaten, işi gücü toprak kazsın, evdeki kedileri kovalasın, ot yesin. Böyle böyle yaşar gideriz biz. Yakında istifçi diye gazetelerde, sosyal medyada okur, kınarsınız fakat işin aslı, astarı budur :)
Evet, o tek kulak hep asi. Bir de, bildiğin keçi bu be!
28 Ocak 2016 Perşembe
Makbul olmayan kadınlar
Nedir makbul? Bakalım TDK'ya: "Kabul edilen, beğenilen, hoş karşılanan, geçerli." Peki makbul kadın nedir? "Kabul gören, hoş karşılanan, geçerli KADIN." Bakalım doğru anlayabilmiş miyim?
Ben bir kadınım.
İlk cümleden falso. "Kadın" dememeliyim, ben olsam olsam... "Kız" olurum, en olmadı siz bana "bayan" diyiverin anlaşalım.
Ben bir bayanım. Daha doğar doğmaz bir takım toplumsal roller biçilmiştir bana. Büyüyünce ben "gelin olacağımdır" mesela. Oynadığım oyunlar bile buna göre şekillenmiştir, ufaktan ufaktan ileride bürüneceğim role hazırlıktır aslında o oyunların hepsi. Biyolojik olarak bebek sayıldığım zamanlarda bile, hemcinslerim dışında kimsenin kucağına oturmamalı, onlara neşeli kahkalar atmamalıyım. Yoksa "Çok neşeli bir bebekti, ne zaman çağırsak kucağımıza otururdu" diyen koca koca adamları hakim karşısında mahcup duruma düşürebilirim.
Ergenliğe girdiğimde her hemcinsim gibi ben de regl olurum. Ama bunu uluorta söyleyemem, çünkü bir bayanın regl olması ayıptır, sır gibi saklanması gerekir. Sanırım regl kelimesinin kendisi ayıp bir şey, çünkü alternatif tanımlamalar kullanılır genellikle: "Aybaşı oldum, kirlendim" gibi. Kirlendim! Nedir bu reglin Latincesi? Menstrual siklus. Olmaz, o daha fenaymış! Aybaşı olan kız eğer şanslıysa başına gelecekleri önceden bildiği için paniklemez ancak geleneksel şekilde bunu söylediği an annesinden bir tokat yer. İşte her şeyin başı bu tokat. Merhaba bayan! Aramıza hoş geldin.
Aybaşı olmak gerçekten de utanılacak bir durumdur, şimdi artık büyük marketlerin raflarında haldır huldur sergileniyor ama eskiden bu kadar kolay değildi. Her gün iki ekmek bir yoğurt aldığın bakkal amcadan, "Himmet amca bana bir hijyenik kadın bağı" diyemezsin. O yüzden daha az sıklıkta geçtiğin ve evden yeterince uzaklaştığına kanaat getirebileceğin bir sokakta yer alan bakkala gidersin. Bakkal hijyenik kadın bağı paketini önce gazete kağıdına sarar, sonra siyah, kalın, iç göstermeyen bakkal poşetlerinden birine koyar. Normal şartlarda belki de hiç dikkat çekmeyecek bir nesne, bakkal amcanın da katkılarıyla saatli bombaya dönüşür taşıyanın elinde.
Hasbelkader ortaokula kadar baban yaşında bir adamın karısı olmadan gelebildiysen, ilkokuldaki masum kız-erkek ilişkilerinin nasıl boyut değiştirdiğini, o sümüklü Emre'nin birdenbire teneffüslerde eteğini açıp kaçan ve sonrasında hunharca gülen bir "şeye" dönüştüğünü dehşetle fark edersin. Aynı Emre ders sırasında ensene kalem ucu batırır, kulağına çiğnenmiş kağıt sokar, yeterli ekipmanı yoksa da saçını çeker. Çünkü Emre de karşı cinsle yeni tanışmaktadır, onun sevgisini ve ilgisini gösterme biçimidir bu. Bu yöntemler yaş geçtikçe şekil değiştirir, becerebilirsen az hasarla atlatırsın.
Ben bir bayanım. Bir bayan olmanın sorumluluğunu ve ağırlığını girdiğim her ortamda, giydiğim her giyside, ettiğim her lafta taşımalıyım, yoksa başıma geleceklerden muhakkak ben sorumlu olurum, bir başkası değil. Peki, kavrayabildiğim kadarıyla örneklendireyim. Mesela, kalabalık ortamlarda, özellikle topluluk içinde erkekler de varsa gülmemi kendime saklamalıyım. Yüksek sesle kahkaha atarsam eğer benim "hafif" bir bayan olduğum varsayımına kapılabilirler. Bundan sonra bana davranış şekillerinden tamamen ben mesulüm. Bu yüzden, herkes gülerken ben gülmemi içimde biriktirmeli ve eve gidince kendi kendime gülmeliyim.
Sokaklarda yalnız dolaşmamalı, tanımadığım erkeklerle gözgöze gelmemeliyim, çünkü işinde gücünde olan ya da evine ekmek götürme telaşındaki erkeklerin aklına karpuz kabuğu düşürüp, onların aslında yapmak istemeyecekleri davranışlarda bulunmalarına sebep olabilirim. Böyle bir şeye hakkım yok.
Daha çocukken koşullandırıldığım gibi, benim varoluş nedenim birinin karısı ve birilerinin annesi olmaktır. Bu görevleri yerine getirmeyi reddedip meslek sahibi olmak istemek abesle iştigaldir. Zaten devlet büyüklerimiz de aslında işsizlik diye bir şey olmadığını, bayanların işgücüne katılma çabalarının işsizlik oranını arttırdığını beyan etmişlerdir. Yani ben meslek sahibi olmak isteyerek, bunu benim yerime pekala yapabilecek bir erkeğin hakkını gasp ediyorumdur. Üstelik işten eve dönüş yolu da benim için türlü tehlikelerle dolu olduğundan, eğer "ev bayanı" olursam tecavüze uğrama riskim de azalır.
Zaten taciz veya tecavüze uğramamam için en makbul olanı evden çıkmamam. Çünkü her yerimi kapasam "dirseğini öyle güzel açmış ki, sanki rızası var gibi geldi" diyecek erkekler mutlaka olacaktır. Tecavüze uğrarken de yerine getirmem gereken sorumluluklarım var. Eğer tüm kuralları ihlal edip kendimi bu konuma düşürdüysem, tacizcime direnmemeliyim, çünkü direnirsem ona yanlışlıkla zarar verebilirim, bu da onun darp raporu alıp bana karşı dava açmasına neden olabilir. Ya da direnmeli miyim? Çünkü direnmezsem o zaman da sanki istiyormuşum gibi algılanabilir. Bağırsam adam çevreye karşı rencide olur. Demek ki tatlı tatlı konuşup ikna etmeye çalışmam gerek. Diyelim ki ikna olmadı ve ben hamile kaldım. İşte en çetrefilli kısımlardan biri de bu. Bir kere hamile bir kadın estetik olarak göze hoş görünen bir olgu değil. Eğer çalışıyorsam işimden, okuyorsam okulumdan ayrılmalı, kendimi dört duvar arasına hapsetmeliyim ki, etrafa çirkinlik abidesi gibi dolaşmayayım. Hem çağrıştırdığı şeyler bakımından da doğru değil. Bana bakan adamın aklına cinselliğin gelmesi tesadüf değil. Aaa hamile. Demek ki? Demek ki sevişmiş. Yine eşek ve karpuz kabuğu. Doğacak çocuğu istememe gibi bir hakkım yok, tecavüzcümden de olsa evlat evlattır, anayım ben diyerek bağrıma basmalıyım. Eğer çok istiyorsam çocuk doğduktan sonra kendimi öldürebilirim. Nasıl olsa devletimiz tecavüz mahsulü çocuğuma, devlet yurtlarında çok iyi koşullarda bakacak, sevgisini eksik etmeyecek, eğitimini en iyi koşullarda tamamlamasına ve iş bulmasına yardımcı olacaktır. Yani gönül rahatlığıyla ölebilmem için yine hiçbir özveriden kaçınılmamıştır.
***
"Şehri avcumun içine alsam, elimde bir bez her yanını ovalayıp parlatsam... Şehir tehditten arınır mı? Binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?
Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. Elimde bir bıçak, her yerime saplarım. Tavandaki bütün ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim" demiş Mine Söğüt Deli Kadın Hikayeleri'ni anlatırken. Canım Mine Söğüt.
Google'a "anıt sayaç" yazın ve sadece 2016'da öldürülen isimlere bir bakın. Sadece 28 günde babasından, kocasından, abisinden ya da tanımadığı bir erkekten şiddet görerek öldürülen 9 kadın. "İstemediği" için, "razı gelmediği" için, "hayır dediği" için. Ne çok hayat, ne çok isim... Son 10 yılda öldürülen 7122 kadın, son 10 yılda tecavüze uğrayan 14373 kadın. Ve hala zıvanadan çıkmayan bizler. Ne bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Niye bekliyoruz?
Ben bir kadınım.
İlk cümleden falso. "Kadın" dememeliyim, ben olsam olsam... "Kız" olurum, en olmadı siz bana "bayan" diyiverin anlaşalım.
Ben bir bayanım. Daha doğar doğmaz bir takım toplumsal roller biçilmiştir bana. Büyüyünce ben "gelin olacağımdır" mesela. Oynadığım oyunlar bile buna göre şekillenmiştir, ufaktan ufaktan ileride bürüneceğim role hazırlıktır aslında o oyunların hepsi. Biyolojik olarak bebek sayıldığım zamanlarda bile, hemcinslerim dışında kimsenin kucağına oturmamalı, onlara neşeli kahkalar atmamalıyım. Yoksa "Çok neşeli bir bebekti, ne zaman çağırsak kucağımıza otururdu" diyen koca koca adamları hakim karşısında mahcup duruma düşürebilirim.
Ergenliğe girdiğimde her hemcinsim gibi ben de regl olurum. Ama bunu uluorta söyleyemem, çünkü bir bayanın regl olması ayıptır, sır gibi saklanması gerekir. Sanırım regl kelimesinin kendisi ayıp bir şey, çünkü alternatif tanımlamalar kullanılır genellikle: "Aybaşı oldum, kirlendim" gibi. Kirlendim! Nedir bu reglin Latincesi? Menstrual siklus. Olmaz, o daha fenaymış! Aybaşı olan kız eğer şanslıysa başına gelecekleri önceden bildiği için paniklemez ancak geleneksel şekilde bunu söylediği an annesinden bir tokat yer. İşte her şeyin başı bu tokat. Merhaba bayan! Aramıza hoş geldin.
Aybaşı olmak gerçekten de utanılacak bir durumdur, şimdi artık büyük marketlerin raflarında haldır huldur sergileniyor ama eskiden bu kadar kolay değildi. Her gün iki ekmek bir yoğurt aldığın bakkal amcadan, "Himmet amca bana bir hijyenik kadın bağı" diyemezsin. O yüzden daha az sıklıkta geçtiğin ve evden yeterince uzaklaştığına kanaat getirebileceğin bir sokakta yer alan bakkala gidersin. Bakkal hijyenik kadın bağı paketini önce gazete kağıdına sarar, sonra siyah, kalın, iç göstermeyen bakkal poşetlerinden birine koyar. Normal şartlarda belki de hiç dikkat çekmeyecek bir nesne, bakkal amcanın da katkılarıyla saatli bombaya dönüşür taşıyanın elinde.
Hasbelkader ortaokula kadar baban yaşında bir adamın karısı olmadan gelebildiysen, ilkokuldaki masum kız-erkek ilişkilerinin nasıl boyut değiştirdiğini, o sümüklü Emre'nin birdenbire teneffüslerde eteğini açıp kaçan ve sonrasında hunharca gülen bir "şeye" dönüştüğünü dehşetle fark edersin. Aynı Emre ders sırasında ensene kalem ucu batırır, kulağına çiğnenmiş kağıt sokar, yeterli ekipmanı yoksa da saçını çeker. Çünkü Emre de karşı cinsle yeni tanışmaktadır, onun sevgisini ve ilgisini gösterme biçimidir bu. Bu yöntemler yaş geçtikçe şekil değiştirir, becerebilirsen az hasarla atlatırsın.
Ben bir bayanım. Bir bayan olmanın sorumluluğunu ve ağırlığını girdiğim her ortamda, giydiğim her giyside, ettiğim her lafta taşımalıyım, yoksa başıma geleceklerden muhakkak ben sorumlu olurum, bir başkası değil. Peki, kavrayabildiğim kadarıyla örneklendireyim. Mesela, kalabalık ortamlarda, özellikle topluluk içinde erkekler de varsa gülmemi kendime saklamalıyım. Yüksek sesle kahkaha atarsam eğer benim "hafif" bir bayan olduğum varsayımına kapılabilirler. Bundan sonra bana davranış şekillerinden tamamen ben mesulüm. Bu yüzden, herkes gülerken ben gülmemi içimde biriktirmeli ve eve gidince kendi kendime gülmeliyim.
Sokaklarda yalnız dolaşmamalı, tanımadığım erkeklerle gözgöze gelmemeliyim, çünkü işinde gücünde olan ya da evine ekmek götürme telaşındaki erkeklerin aklına karpuz kabuğu düşürüp, onların aslında yapmak istemeyecekleri davranışlarda bulunmalarına sebep olabilirim. Böyle bir şeye hakkım yok.
Daha çocukken koşullandırıldığım gibi, benim varoluş nedenim birinin karısı ve birilerinin annesi olmaktır. Bu görevleri yerine getirmeyi reddedip meslek sahibi olmak istemek abesle iştigaldir. Zaten devlet büyüklerimiz de aslında işsizlik diye bir şey olmadığını, bayanların işgücüne katılma çabalarının işsizlik oranını arttırdığını beyan etmişlerdir. Yani ben meslek sahibi olmak isteyerek, bunu benim yerime pekala yapabilecek bir erkeğin hakkını gasp ediyorumdur. Üstelik işten eve dönüş yolu da benim için türlü tehlikelerle dolu olduğundan, eğer "ev bayanı" olursam tecavüze uğrama riskim de azalır.
Zaten taciz veya tecavüze uğramamam için en makbul olanı evden çıkmamam. Çünkü her yerimi kapasam "dirseğini öyle güzel açmış ki, sanki rızası var gibi geldi" diyecek erkekler mutlaka olacaktır. Tecavüze uğrarken de yerine getirmem gereken sorumluluklarım var. Eğer tüm kuralları ihlal edip kendimi bu konuma düşürdüysem, tacizcime direnmemeliyim, çünkü direnirsem ona yanlışlıkla zarar verebilirim, bu da onun darp raporu alıp bana karşı dava açmasına neden olabilir. Ya da direnmeli miyim? Çünkü direnmezsem o zaman da sanki istiyormuşum gibi algılanabilir. Bağırsam adam çevreye karşı rencide olur. Demek ki tatlı tatlı konuşup ikna etmeye çalışmam gerek. Diyelim ki ikna olmadı ve ben hamile kaldım. İşte en çetrefilli kısımlardan biri de bu. Bir kere hamile bir kadın estetik olarak göze hoş görünen bir olgu değil. Eğer çalışıyorsam işimden, okuyorsam okulumdan ayrılmalı, kendimi dört duvar arasına hapsetmeliyim ki, etrafa çirkinlik abidesi gibi dolaşmayayım. Hem çağrıştırdığı şeyler bakımından da doğru değil. Bana bakan adamın aklına cinselliğin gelmesi tesadüf değil. Aaa hamile. Demek ki? Demek ki sevişmiş. Yine eşek ve karpuz kabuğu. Doğacak çocuğu istememe gibi bir hakkım yok, tecavüzcümden de olsa evlat evlattır, anayım ben diyerek bağrıma basmalıyım. Eğer çok istiyorsam çocuk doğduktan sonra kendimi öldürebilirim. Nasıl olsa devletimiz tecavüz mahsulü çocuğuma, devlet yurtlarında çok iyi koşullarda bakacak, sevgisini eksik etmeyecek, eğitimini en iyi koşullarda tamamlamasına ve iş bulmasına yardımcı olacaktır. Yani gönül rahatlığıyla ölebilmem için yine hiçbir özveriden kaçınılmamıştır.
***
"Şehri avcumun içine alsam, elimde bir bez her yanını ovalayıp parlatsam... Şehir tehditten arınır mı? Binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu?
Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. Elimde bir bıçak, her yerime saplarım. Tavandaki bütün ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim" demiş Mine Söğüt Deli Kadın Hikayeleri'ni anlatırken. Canım Mine Söğüt.
Google'a "anıt sayaç" yazın ve sadece 2016'da öldürülen isimlere bir bakın. Sadece 28 günde babasından, kocasından, abisinden ya da tanımadığı bir erkekten şiddet görerek öldürülen 9 kadın. "İstemediği" için, "razı gelmediği" için, "hayır dediği" için. Ne çok hayat, ne çok isim... Son 10 yılda öldürülen 7122 kadın, son 10 yılda tecavüze uğrayan 14373 kadın. Ve hala zıvanadan çıkmayan bizler. Ne bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Niye bekliyoruz?
24 Ocak 2016 Pazar
Etkinlikli Yazı
Bir önceki post'ta film önerisinde bulunarak kolaycılığa kaçtığım düşünülebilir. Doğruluk payı yok değil ama esasen tam bir film oburu sayılabileceğimden, bloğun ömrü elverdiğince bu tür önerilerde bulunmaya devam ederim gibi geliyor. Bu konuda obsesif bir arşivciyim de aynı zamanda.
Her neyse...
Birkaç gündür buraya yazacak değişik bir şey oldu mu diye düşünüyorum... Şarap almıştım geçen gün. Şarap eşliğinde masa başında Mono dinler (kendileri Capon bir post-rock grubudur, daha önce dinlemediyseniz eğer ilk tecrübenizde yakınlarınızda kesici alet edevat bulundurmamanızı tavsiye ederim), buraya da afili bir müzik post'u döktürürüm diye hayal kurmuştum. Fakat şarabı aldığım günün gecesinden itibaren saatlerim mütemadiyen çiş ve kaka temizlemekle geçtiğinden, en müzikal aktivitem O Ses Türkiye izlemek oldu. Kedi kumu temizlemek ve ara sıra çişini tutmaya üşenen yaşlı köpeğimin izlerini takip etmek benim son yıllarda rutinim haline geldi ama şu son iki gündür sürüye yeni katılan bebek hepimizin dengesini alt-üst etti. Üzücü başlayan ama mutlu sonla biten bir hikaye olduğundan belki bir ara bundan bahsederim. Şimdilik yeni hayatımıza adapte olmaya çalışıyoruz.
O şarabı içemedikçe bu konuda hırs yapmış olmalıyım ki, uyguladığım ayarsız davranışlar sebebiyle şişe şu hale geldi:
İçine cam kırıntısı düşmüş müdür diye sorgulamadan içtim, düşmemiş. Ya da ben fark etmedim. Her ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu neticede? Şarabın ismi Sava bu arada. 13 lira ve de mis gibi. İyi şarap içeyim diye daha fazla para ödediğim birçoğundan çok daha iyi. Aklınızda ve midenizde olsun. Şu büyük zincir marketlerden birinde satılıyor sadece sanırım.
Madem andık, bu da burda dursun:
Ekşi'deydi sanırım, bir yorum okumuştum grubun ilk İstanbul konserine gitmiş olan bir kişi, konser çıkışı ceset torbası dağıtılmadığından şikayetçi olarak hizmeti yetersiz bulmuştu:) Çok da sıkılabilirsiniz aslında, arası yok gibi. Geçtiğimiz kasım ayında ikinci kez İstanbul'a konsere geldiler bu caanım Caponlar. Ben de 750 km yol tepip koştur koştur gittim tabi. "Olm bi grup buldum, çok acaipler, böyle bi değişik" diyerek Mono'yla tanıştırdığım arkadaşım B. ile biletlerimizi ta 3 ay öncesinden aldık manyaklar gibi "aman kalmaz malmaz" diyerekten. Sanıyoruz ki izdiham olacak, mekana girebilmek için saatlerce kuyruk bekleyeceğiz, içeride kıyıda köşede bir yere sığışıp ezilmemek için birbirimizi, çantalarımızı vs. kollayacağız. İstanbul'da bizi iki günlüğüne misafir edecek olan pek sevgili fotoğrafçı arkadaşım "ooo Mono mu, hastasıyım" diyerek plana dahil olduğunda, saat başı taciz ederek biletleri erkenden almasını sağladık, rahatladık.
Konser Garageİstanbul'daydı. Kapısında yan yana Birsen Tezer, Mono ve Ümit Besen etkinlik afişlerinin olduğunu görünce, niye senelerce arka sokağında oturduğum halde bir kez bile gitmediğimi hatırladım. Konser saati yaklaştığında, her Türk gibi, "mekana gitmeden içelim abi, içerde bira pahalıdır" mantığıyla arka arkaya yuvarladığımız biralarımızdan son yudumları alıp sokağa doğru seyirttiğimizde, bizi neredeyse sokağın başına kadar uzayan kuyruk karşıladı. İzdiham konusunda yanılmadığımızı düşünüp, mini bir zafer kazanmış edasıyla kuyruğa dahil olduk. O sırada sevgili fotoğrafçı arkadaşımız, daha önce Mono'yu hiç dinlememiş olduğunu, maksat hareket olsun diye seviyormuş gibi yaptığını itiraf etti. Onun için biraz endişelensek de keyfimizi kaçırmadan kuyruğumuzda beklemeye devam ettik. En sonunda birimiz akıl etti de sorduk, yoksa bilet almak için bekleyenlerin oluşturduğu kuyrukta daha ne kadar beklerdik bilmiyorum. Efendi efendi bileklerimize damgamızı yiyip girdik içeri. Beklediğimiz kadar olmasa da, fena değildi içerisi. Sahneye yakın bir yere konuşlanıp, ayıp olmasın diye de birer bira söyledik. Sahneye önce Ocean diye bir grup çıktı, son derece brutal bir vokalle hem de. Biz B. ile bayıldık bayılmasına da, sevgili fotoğrafçımız ciddi anlamda baygınlık geçirdi. Kendisi "en orijinal ismi biz bulduk" gruplarının hastası olduğundan (Bkz. Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Büyük Ev Ablukada vs. vs.), Ocean'a en hafif tabirle "kanı pek ısınmadı". Bir de üstüne Mono ile tanışacağını düşündüğümüzde onunla ilgili endişelerimiz de arttı tabi.
Bizim insanımıza mı özgüdür gerçekten bilmiyorum ama konser izlemeyle ilgili ciddi problemlerimiz var. Senfonik metal konserindeki operacıya eşlik etmeye çalışandan tut, elindeki cep telefonundan tüm konseri kaydedeceğim telaşına düşüp, izlemeyi es geçenine kadar. Ha bir de Roger Waters konserinde, sahneye sürekli lazer tutan arkadaş da var tabi. Hala nasıl oldu da sağındaki solundaki insanlar onu bi temiz dövmediler diye düşünmekteyim. Ayrıca, karşındaki Roger Waters. Sana ömrün boyunca unutama diye muhteşem bir görsel gösteri hazırlamış; sen hala elindeki o bilmemkaçmegapikselli tabletinle, muhtemelen o geceden sonra yüzüne bile bakmayacağın videolar çekmeye çalışıyorsun. Aslında "bana ne ki" demeliyim, diyebilmeliyim, fakat konserin çoğunu ışıl ışıl tabletler ve çokmegapikselli telefonlar arasından sahneyi görmeye çalışmakla uğraştıktan sonra pes edip önündekinin telefon ekranından izlemek zorunda bırakılınca diyebilemiyorum. Mono'da bunlar olmadı tabi. Zira saatler ilerledikçe mekandaki insan sayısı azaldıkça azaldı. Olsun, samimi bir ortam olur dedik ama izleyenler o samimiyeti biraz abartıp kendilerini muhabbete kaptırınca, müzisyenler dahil hepimizin modu düştü. Önlerde birkaç sıra kadar insan kaldık sadece. Arada bir, birileri arkaya doğru dönüp "ŞŞŞTT" diye bağırdı, kar etmedi. Canım Caponların yüzleri asıldı, gene de efendiliklerini bozmadan sonuna kadar güç bela tamamladılar konseri. Daha da geleceklerini sanmam.
Sabah veteriner randevumuz olduğundan, küçük kemirgenle beraber uyumaya gidiyoruz. Eğer bir yerlerde okuyan varsa sevgiler ve iyi geceler.
Her neyse...
Birkaç gündür buraya yazacak değişik bir şey oldu mu diye düşünüyorum... Şarap almıştım geçen gün. Şarap eşliğinde masa başında Mono dinler (kendileri Capon bir post-rock grubudur, daha önce dinlemediyseniz eğer ilk tecrübenizde yakınlarınızda kesici alet edevat bulundurmamanızı tavsiye ederim), buraya da afili bir müzik post'u döktürürüm diye hayal kurmuştum. Fakat şarabı aldığım günün gecesinden itibaren saatlerim mütemadiyen çiş ve kaka temizlemekle geçtiğinden, en müzikal aktivitem O Ses Türkiye izlemek oldu. Kedi kumu temizlemek ve ara sıra çişini tutmaya üşenen yaşlı köpeğimin izlerini takip etmek benim son yıllarda rutinim haline geldi ama şu son iki gündür sürüye yeni katılan bebek hepimizin dengesini alt-üst etti. Üzücü başlayan ama mutlu sonla biten bir hikaye olduğundan belki bir ara bundan bahsederim. Şimdilik yeni hayatımıza adapte olmaya çalışıyoruz.
O şarabı içemedikçe bu konuda hırs yapmış olmalıyım ki, uyguladığım ayarsız davranışlar sebebiyle şişe şu hale geldi:
İçine cam kırıntısı düşmüş müdür diye sorgulamadan içtim, düşmemiş. Ya da ben fark etmedim. Her ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu neticede? Şarabın ismi Sava bu arada. 13 lira ve de mis gibi. İyi şarap içeyim diye daha fazla para ödediğim birçoğundan çok daha iyi. Aklınızda ve midenizde olsun. Şu büyük zincir marketlerden birinde satılıyor sadece sanırım.
Madem andık, bu da burda dursun:
Ekşi'deydi sanırım, bir yorum okumuştum grubun ilk İstanbul konserine gitmiş olan bir kişi, konser çıkışı ceset torbası dağıtılmadığından şikayetçi olarak hizmeti yetersiz bulmuştu:) Çok da sıkılabilirsiniz aslında, arası yok gibi. Geçtiğimiz kasım ayında ikinci kez İstanbul'a konsere geldiler bu caanım Caponlar. Ben de 750 km yol tepip koştur koştur gittim tabi. "Olm bi grup buldum, çok acaipler, böyle bi değişik" diyerek Mono'yla tanıştırdığım arkadaşım B. ile biletlerimizi ta 3 ay öncesinden aldık manyaklar gibi "aman kalmaz malmaz" diyerekten. Sanıyoruz ki izdiham olacak, mekana girebilmek için saatlerce kuyruk bekleyeceğiz, içeride kıyıda köşede bir yere sığışıp ezilmemek için birbirimizi, çantalarımızı vs. kollayacağız. İstanbul'da bizi iki günlüğüne misafir edecek olan pek sevgili fotoğrafçı arkadaşım "ooo Mono mu, hastasıyım" diyerek plana dahil olduğunda, saat başı taciz ederek biletleri erkenden almasını sağladık, rahatladık.
Konser Garageİstanbul'daydı. Kapısında yan yana Birsen Tezer, Mono ve Ümit Besen etkinlik afişlerinin olduğunu görünce, niye senelerce arka sokağında oturduğum halde bir kez bile gitmediğimi hatırladım. Konser saati yaklaştığında, her Türk gibi, "mekana gitmeden içelim abi, içerde bira pahalıdır" mantığıyla arka arkaya yuvarladığımız biralarımızdan son yudumları alıp sokağa doğru seyirttiğimizde, bizi neredeyse sokağın başına kadar uzayan kuyruk karşıladı. İzdiham konusunda yanılmadığımızı düşünüp, mini bir zafer kazanmış edasıyla kuyruğa dahil olduk. O sırada sevgili fotoğrafçı arkadaşımız, daha önce Mono'yu hiç dinlememiş olduğunu, maksat hareket olsun diye seviyormuş gibi yaptığını itiraf etti. Onun için biraz endişelensek de keyfimizi kaçırmadan kuyruğumuzda beklemeye devam ettik. En sonunda birimiz akıl etti de sorduk, yoksa bilet almak için bekleyenlerin oluşturduğu kuyrukta daha ne kadar beklerdik bilmiyorum. Efendi efendi bileklerimize damgamızı yiyip girdik içeri. Beklediğimiz kadar olmasa da, fena değildi içerisi. Sahneye yakın bir yere konuşlanıp, ayıp olmasın diye de birer bira söyledik. Sahneye önce Ocean diye bir grup çıktı, son derece brutal bir vokalle hem de. Biz B. ile bayıldık bayılmasına da, sevgili fotoğrafçımız ciddi anlamda baygınlık geçirdi. Kendisi "en orijinal ismi biz bulduk" gruplarının hastası olduğundan (Bkz. Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Büyük Ev Ablukada vs. vs.), Ocean'a en hafif tabirle "kanı pek ısınmadı". Bir de üstüne Mono ile tanışacağını düşündüğümüzde onunla ilgili endişelerimiz de arttı tabi.
Bizim insanımıza mı özgüdür gerçekten bilmiyorum ama konser izlemeyle ilgili ciddi problemlerimiz var. Senfonik metal konserindeki operacıya eşlik etmeye çalışandan tut, elindeki cep telefonundan tüm konseri kaydedeceğim telaşına düşüp, izlemeyi es geçenine kadar. Ha bir de Roger Waters konserinde, sahneye sürekli lazer tutan arkadaş da var tabi. Hala nasıl oldu da sağındaki solundaki insanlar onu bi temiz dövmediler diye düşünmekteyim. Ayrıca, karşındaki Roger Waters. Sana ömrün boyunca unutama diye muhteşem bir görsel gösteri hazırlamış; sen hala elindeki o bilmemkaçmegapikselli tabletinle, muhtemelen o geceden sonra yüzüne bile bakmayacağın videolar çekmeye çalışıyorsun. Aslında "bana ne ki" demeliyim, diyebilmeliyim, fakat konserin çoğunu ışıl ışıl tabletler ve çokmegapikselli telefonlar arasından sahneyi görmeye çalışmakla uğraştıktan sonra pes edip önündekinin telefon ekranından izlemek zorunda bırakılınca diyebilemiyorum. Mono'da bunlar olmadı tabi. Zira saatler ilerledikçe mekandaki insan sayısı azaldıkça azaldı. Olsun, samimi bir ortam olur dedik ama izleyenler o samimiyeti biraz abartıp kendilerini muhabbete kaptırınca, müzisyenler dahil hepimizin modu düştü. Önlerde birkaç sıra kadar insan kaldık sadece. Arada bir, birileri arkaya doğru dönüp "ŞŞŞTT" diye bağırdı, kar etmedi. Canım Caponların yüzleri asıldı, gene de efendiliklerini bozmadan sonuna kadar güç bela tamamladılar konseri. Daha da geleceklerini sanmam.
Sabah veteriner randevumuz olduğundan, küçük kemirgenle beraber uyumaya gidiyoruz. Eğer bir yerlerde okuyan varsa sevgiler ve iyi geceler.
Etiketler:
gözünüsevdiğimincaponları,
konser,
Mono,
Şarap
23 Ocak 2016 Cumartesi
Uyuyan Ses ya da La Voz Dormida
Film Enternasyonal Marşı ile açıldığında inceden bir sızlıyor zaten yüreğiniz. Faşizmin din tüccarlarını da yanına alarak, sadece direnenlerin değil, apolitik olmaları ile övünenlerin hayatlarını da nasıl mahvettiğini izliyoruz sonra.
Zaten filmin bir yerinde de geçiyor:
"Zindanlar ve mezarlar politikayla ilgilenmeyen insanlarla doludur."
Etiketler:
Faşizm,
Filmönerisi,
LaVozDormida,
UyuyanSes
21 Ocak 2016 Perşembe
"Blog Yazmaya Başlayın!" İyi güzel de, nasıl?
Bir blog sayfası hazırlamanın en zor yanının içerik bulmak olduğunu düşünmüştüm hep. Bunca yıldır ertelememin -aslında üşenmemin- asıl nedeni de buydu. Fakat gel gör ki, işin benim hiç hesaba katmadığım başka bir boyutu daha varmış.
Blog yazmam konusunda yüreklendiren bir kaç dost insandan aldığım gazla -ki bilen bilir, ben gazla çalışan bir insanım çoğu zaman- ve tesadüfen denk geldiğim şahaneler şahanesi bir blog sayfası (Blog sayfası? Böyle mi denir?) sayesinde nihayet heves ettim. Heves etmem ile bilgisayar başına oturmam arasında da nereden baksan bir ay kadar bir süre geçti. Bu kez üşengeçlikten değil. Öyle hadi blog yazayım ile olmuyor bu iş, kendine blog ismi bulacaksın, hadi onu buldun bir profil adı bulacaksın... "İnsanlar ne güzel isimler buluyor yahu" diye hayıflanarak ve bol bol blog izleyerek geçirdim bu süreyi. Kendimce nispeten orijinal olduğuna kanaat getirdiğim bir isim buldum derken, yıllar yıllar önce böyle bir sayfa açmış olduğumu hatırladım. "Kendini Teşhir Etme Sanatı" ismine güldüm bir müddet, sonra biraz da böyle iddialı bir başlık açıp, altına sanat namına bir şey icra etmeyip bomboş, kaderine terk etmiş olmama güldüm. Mathilda ismini de o zaman seçmişim (Evet, Leon severim de biraz...). Ona da dokunmadım, seneler önce bıraktığım yerden devralma fikri hoşuma gittiğinden, aslında en çok da daha iyisini şimdiki aklımla bulamamış olduğumdan.
Aslında teknoloji ile aram fena sayılmaz, zamanında tüm komşuların uydu frekanslarını ev ev gezip ayarlamışlığım var. Fakat bu blog işinde fena çuvalladım, itiraf ediyorum. Sevdiğim bloggerları takip etmek istedim, beceremedim. Muhtemelen biri beni takip etse ondan bile haberim olmayacak.Tasarıma el atayım dedim, neyin ne olduğunu anlamadığımdan kısa sürede vazgeçtim. Bu yazıyı yayınlayabileceğimden bile emin değilken, profil sayfamdaki "Blog yazmaya başlayın!" cümlesini üzerime alınıp can havli ile yazmaya başladım. Özetle; bıraktım dağınık kalsın. Elbet bir ara toplanır.
Görüşmek üzere...
Edit-büdüt: Gadget diye bir şey varmış, hiç söylemiyosunuz:)
Blog yazmam konusunda yüreklendiren bir kaç dost insandan aldığım gazla -ki bilen bilir, ben gazla çalışan bir insanım çoğu zaman- ve tesadüfen denk geldiğim şahaneler şahanesi bir blog sayfası (Blog sayfası? Böyle mi denir?) sayesinde nihayet heves ettim. Heves etmem ile bilgisayar başına oturmam arasında da nereden baksan bir ay kadar bir süre geçti. Bu kez üşengeçlikten değil. Öyle hadi blog yazayım ile olmuyor bu iş, kendine blog ismi bulacaksın, hadi onu buldun bir profil adı bulacaksın... "İnsanlar ne güzel isimler buluyor yahu" diye hayıflanarak ve bol bol blog izleyerek geçirdim bu süreyi. Kendimce nispeten orijinal olduğuna kanaat getirdiğim bir isim buldum derken, yıllar yıllar önce böyle bir sayfa açmış olduğumu hatırladım. "Kendini Teşhir Etme Sanatı" ismine güldüm bir müddet, sonra biraz da böyle iddialı bir başlık açıp, altına sanat namına bir şey icra etmeyip bomboş, kaderine terk etmiş olmama güldüm. Mathilda ismini de o zaman seçmişim (Evet, Leon severim de biraz...). Ona da dokunmadım, seneler önce bıraktığım yerden devralma fikri hoşuma gittiğinden, aslında en çok da daha iyisini şimdiki aklımla bulamamış olduğumdan.
Aslında teknoloji ile aram fena sayılmaz, zamanında tüm komşuların uydu frekanslarını ev ev gezip ayarlamışlığım var. Fakat bu blog işinde fena çuvalladım, itiraf ediyorum. Sevdiğim bloggerları takip etmek istedim, beceremedim. Muhtemelen biri beni takip etse ondan bile haberim olmayacak.Tasarıma el atayım dedim, neyin ne olduğunu anlamadığımdan kısa sürede vazgeçtim. Bu yazıyı yayınlayabileceğimden bile emin değilken, profil sayfamdaki "Blog yazmaya başlayın!" cümlesini üzerime alınıp can havli ile yazmaya başladım. Özetle; bıraktım dağınık kalsın. Elbet bir ara toplanır.
Görüşmek üzere...
Edit-büdüt: Gadget diye bir şey varmış, hiç söylemiyosunuz:)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)