24 Ocak 2016 Pazar

Etkinlikli Yazı

Bir önceki post'ta film önerisinde bulunarak kolaycılığa kaçtığım düşünülebilir. Doğruluk payı yok değil ama esasen tam bir film oburu sayılabileceğimden, bloğun ömrü elverdiğince bu tür önerilerde bulunmaya devam ederim gibi geliyor. Bu konuda obsesif bir arşivciyim de aynı zamanda. 

Her neyse...

Birkaç gündür buraya yazacak değişik bir şey oldu mu diye düşünüyorum... Şarap almıştım geçen gün. Şarap eşliğinde masa başında Mono dinler (kendileri Capon bir post-rock grubudur, daha önce dinlemediyseniz eğer ilk tecrübenizde yakınlarınızda kesici alet edevat bulundurmamanızı tavsiye ederim), buraya da afili bir müzik post'u döktürürüm diye hayal kurmuştum. Fakat şarabı aldığım günün gecesinden itibaren saatlerim mütemadiyen çiş ve kaka temizlemekle geçtiğinden, en müzikal aktivitem O Ses Türkiye izlemek oldu. Kedi kumu temizlemek ve ara sıra çişini tutmaya üşenen yaşlı köpeğimin izlerini takip etmek benim son yıllarda rutinim haline geldi ama şu son iki gündür sürüye yeni katılan bebek hepimizin dengesini alt-üst etti. Üzücü başlayan ama mutlu sonla biten bir hikaye olduğundan belki bir ara bundan bahsederim. Şimdilik yeni hayatımıza adapte olmaya çalışıyoruz.

O şarabı içemedikçe bu konuda hırs yapmış olmalıyım ki, uyguladığım ayarsız davranışlar sebebiyle şişe şu hale geldi:



İçine cam kırıntısı düşmüş müdür diye sorgulamadan içtim, düşmemiş. Ya da ben fark etmedim. Her ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu neticede? Şarabın ismi Sava bu arada. 13 lira ve de mis gibi. İyi şarap içeyim diye daha fazla para ödediğim birçoğundan çok daha iyi. Aklınızda ve midenizde olsun. Şu büyük zincir marketlerden birinde satılıyor sadece sanırım. 

Madem andık, bu da burda dursun:


Ekşi'deydi sanırım, bir yorum okumuştum grubun ilk İstanbul konserine gitmiş olan bir kişi, konser çıkışı ceset torbası dağıtılmadığından şikayetçi olarak hizmeti yetersiz bulmuştu:) Çok da sıkılabilirsiniz aslında, arası yok gibi. Geçtiğimiz kasım ayında ikinci kez İstanbul'a konsere geldiler bu caanım Caponlar. Ben de 750 km yol tepip koştur koştur gittim tabi. "Olm bi grup buldum, çok acaipler, böyle bi değişik" diyerek Mono'yla tanıştırdığım arkadaşım B. ile biletlerimizi ta 3 ay öncesinden aldık manyaklar gibi "aman kalmaz malmaz" diyerekten. Sanıyoruz ki izdiham olacak, mekana girebilmek için saatlerce kuyruk bekleyeceğiz, içeride kıyıda köşede bir yere sığışıp ezilmemek için birbirimizi, çantalarımızı vs. kollayacağız. İstanbul'da bizi iki günlüğüne misafir edecek olan pek sevgili fotoğrafçı arkadaşım "ooo Mono mu, hastasıyım" diyerek plana dahil olduğunda, saat başı taciz ederek biletleri erkenden almasını sağladık, rahatladık. 

Konser Garageİstanbul'daydı. Kapısında yan yana Birsen Tezer, Mono ve Ümit Besen etkinlik afişlerinin olduğunu görünce, niye senelerce arka sokağında oturduğum halde bir kez bile gitmediğimi hatırladım. Konser saati yaklaştığında, her Türk gibi, "mekana gitmeden içelim abi, içerde bira pahalıdır" mantığıyla arka arkaya yuvarladığımız biralarımızdan son yudumları alıp sokağa doğru seyirttiğimizde, bizi neredeyse sokağın başına kadar uzayan kuyruk karşıladı. İzdiham konusunda yanılmadığımızı düşünüp, mini bir zafer kazanmış edasıyla kuyruğa dahil olduk. O sırada sevgili fotoğrafçı arkadaşımız, daha önce Mono'yu hiç dinlememiş olduğunu, maksat hareket olsun diye seviyormuş gibi yaptığını itiraf etti. Onun için biraz endişelensek de keyfimizi kaçırmadan kuyruğumuzda beklemeye devam ettik. En sonunda birimiz akıl etti de sorduk, yoksa bilet almak için bekleyenlerin oluşturduğu kuyrukta daha ne kadar beklerdik bilmiyorum. Efendi efendi bileklerimize damgamızı yiyip girdik içeri. Beklediğimiz kadar olmasa da, fena değildi içerisi. Sahneye yakın bir yere konuşlanıp, ayıp olmasın diye de birer bira söyledik. Sahneye önce Ocean diye bir grup çıktı, son derece brutal bir vokalle hem de. Biz B. ile bayıldık bayılmasına da, sevgili fotoğrafçımız ciddi anlamda baygınlık geçirdi. Kendisi "en orijinal ismi biz bulduk" gruplarının hastası olduğundan (Bkz. Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Büyük Ev Ablukada vs. vs.), Ocean'a en hafif tabirle "kanı pek ısınmadı". Bir de üstüne Mono ile tanışacağını düşündüğümüzde onunla ilgili endişelerimiz de arttı tabi.

Bizim insanımıza mı özgüdür gerçekten bilmiyorum ama konser izlemeyle ilgili ciddi problemlerimiz var. Senfonik metal konserindeki operacıya eşlik etmeye çalışandan tut, elindeki cep telefonundan tüm konseri kaydedeceğim telaşına düşüp, izlemeyi es geçenine kadar. Ha bir de Roger Waters konserinde, sahneye sürekli lazer tutan arkadaş da var tabi. Hala nasıl oldu da sağındaki solundaki insanlar onu bi temiz dövmediler diye düşünmekteyim. Ayrıca, karşındaki Roger Waters. Sana ömrün boyunca unutama diye muhteşem bir görsel gösteri hazırlamış; sen hala elindeki o bilmemkaçmegapikselli tabletinle, muhtemelen o geceden sonra yüzüne bile bakmayacağın videolar çekmeye çalışıyorsun. Aslında "bana ne ki" demeliyim, diyebilmeliyim, fakat konserin çoğunu ışıl ışıl tabletler ve çokmegapikselli telefonlar arasından sahneyi görmeye çalışmakla uğraştıktan sonra pes edip önündekinin telefon ekranından izlemek zorunda bırakılınca diyebilemiyorum. Mono'da bunlar olmadı tabi. Zira saatler ilerledikçe mekandaki insan sayısı azaldıkça azaldı. Olsun, samimi bir ortam olur dedik ama izleyenler o samimiyeti biraz abartıp kendilerini muhabbete kaptırınca, müzisyenler dahil hepimizin modu düştü. Önlerde birkaç sıra kadar insan kaldık sadece. Arada bir, birileri arkaya doğru dönüp "ŞŞŞTT" diye bağırdı, kar etmedi. Canım Caponların yüzleri asıldı, gene de efendiliklerini bozmadan sonuna kadar güç bela tamamladılar konseri. Daha da geleceklerini sanmam. 

Sabah veteriner randevumuz olduğundan, küçük kemirgenle beraber uyumaya gidiyoruz. Eğer bir yerlerde okuyan varsa sevgiler ve iyi geceler.



Hiç yorum yok: