10 Mayıs 2016 Salı

21. Gün


İki gündür bu sorunun cevabını düşünüyorum desem yalan olmaz. Ya ipe sapa gelmez her şeye gülüyorum ya da mizahtan zerre anlamıyorum. Yok, gelmiyor aklıma bir şey.

Arkadaşım B. ile her konuşmamızda bu kadar neye gülüyoruz diye baktım, bizden bi halt olmaz onu anladım:) Survivor'dakilere bile bok atmaktan geri kalmayıp, bir de bununla feci eğlenmişiz.

Bundan herhalde on sene kadar önce bir arkadaşımın "Nasılsın?" sorusuna verdiği cevap, lugatımıza bir daha çıkmamak üzere yerleşmişti misal. Artık rutinim olduğu için komik gelmiyor ama zamanında pek bi güldüydük.

- Taha napıyon, nasılsın?
- Valla bi garibim. Yatsam uyurum, kalksam koşarım. Öyle diyim ben sana.

Yatsam uyurum, kalksam koşarım... Amaçsızlığa şahane bir örnek değil de nedir?

Başka da gelmedi aklıma, iyi mi.

8 Mayıs 2016 Pazar

20. Gün (Gezmekler Tozmaklar)



Sabah kafanızın içinde dönüp duran bir şarkıyla uyandığınız oluyor mu sizin de? Bana dün gece Oya-Bora'dan görünmüşler uykumda herhalde, kalktığımdan beri şunu söylüyorum.




Bir keresinde rüyamda İzzet Altınmeşe'yi görüp, uyandıktan sonra "Rüyada ben görmek" diye aratmıştım.

Neyse, sorumuza dönelim çelınc. Herkesler bitirdi, ben hala tünelin ucunu göremedim. Günün birinde nerede yaşamak isterim... Türkiye sınırlarından burnunu bile çıkaramamış bir fani olarak bu konuda kısıtlı bilgimle cevap vermeye çalışacağım. Ziyaret etmek istediğim çok yer var ama bunu daha sonraki bir soruya saklıyorum. Yaşamak isteyeceğim yer de aşağı yukarı Datça gibi yine. Az insan, az beton, börtü böcek, ağaç, daha çok ağaç, bol bol ağaç, deniz. Yatağa yattığımda pencereden gökyüzünü göremeyeceğim, sıkış tepiş, çok komşulu, toplu taşımalı her yer benden uzak olsun. Bir adada yaşamayı hayal ediyorum, insanlar sadece bisiklet kullansın mesela... Heybeliada demek geliyor içimden. Hep çok özenmişimdir ada yaşamına.

Belki bir sonraki durağım da orası olur, kim bilir...:)




19. Gün


Bir süredir yazamadım, o yüzden bugün bir iki soru cevaplayayım diyorum hazır fırsat bulmuşken. Yaz yaklaştıkça telaşım artıyor haliyle, yapılacak işler yığıldı. Bir de, bugünkü sorunun hakkını vereyim diye bekledim ama yine istediğim gibi olmayacak. Çünkü ben uzun süredir kendim için bir şey satın almıyorum.  Verdiğim kararı uygulamaya çalışıyorum desem daha doğru. En son çorap aldım A101'den:) Çorap ve terlik fetişisti köpeğim yüzünden giyilecek bir çift sağlam çoraba hasret kaldım. Hepsinin akıbeti aynı oluyor.

Kadıköy'e gittiğimde aşık olup aldığım anlamsız bir çizmenin ve geçen hafta internetten sipariş ettiğim yazlık pantolonun dışında dolabımda bir hareketlenme olmadı. İnternet siparişim de hala gelecek işallah, bekliyorum; o yüzden fotoğraf paylaşamıyorum. Pek giyim kuşamı dert edebileceğim bir işim yok, zira yazlık yer, tezgah ortamı, "ne buluyosan giy çık"a çok müsait. Ben de bütün yazı bir iki şile bezi elbise, bir şalvar ile geçirebiliyorum misler gibi. Zaten kot pantolon giyenlere deli gözüyle bakıyoruz. Yeni aldığım pantolon da alabildiğine bol, tiril tiril. Hem bisiklet kullanmaya, hem de bütün gece tezgahta otururken rahat etmeye uygun, basit bişey işte.

16. Gün


Geçtiğimiz günlerde yazan kalem bulmaya üşenip ertelediğim bir soru vardı ya hani... Hah, işte o gün bugün. 

Çektiğim fotoğrafı ekleyip kaçıyorum.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

18. Gün (Tepedeki Çimenlikten Seyreyledik Şu Alemi)

Meraba çelınc.
Katıldığım ilk konser sorulmuş, daha önce bu konuda Fermina ile yorumlaşmıştık:) Cevabım onunkinin aynısı olacak, sadece lokasyon farkı var.
Seneeee... Bilemedim şimdi sene kaç ama lise 1. Karşıyaka Lisesi'ne gidiyorum o zamanlar. Fuar'a Bulutsuzluk Özlemi geliyomuş, gidelim mi dendi. Çok seviyoruz, öyle böyle değil. Okulu kırıp, sahildeki çimlere yayılıp bağır çağır "Tepedeki Çimenlik" söylediğimiz zamanlar. Gittik. Çok anım yok o güne dair, bi gittiğimi hatırlıyorum bi de çıktığımı niyeyse. Gidiş yolu eğlenceliydi, muhtemelen ondan hatırımda kalmış. Aşk meşk mevzuları da vardı, hoşlanılan çocuk gelecek mi gelmeyecek mi heyecanları falan. Gelmiş miydi, onu da hatırlamıyorum.

Daha sonra o fuar pavyonlarında (hayır, pavyon diyosak sizin bildiğiniz pavyon değil! İzmirliler çekirdeğe çiğdem der gibi bişey bu, evet:) ) az black metal konseri izlemedim yaş yavaş yavaş kemale ermeye başladığında.

Ama gittiğim en güzel konser... Konser bile demeye dilim varmaz ama elbet Roger Waters - The Wall turnesi. Hayatımın en güzel üç saati o olabilir.

O zaman, hep beraber:

Tepedekiii çimenlikteeeen seyreylemek şu aaleeemiii
Küçülmüş ufacık olmuş insanların aaleemi
Bir buluta tutunup, bir kuşun kanadına takılmaaak
Vaazgeçmek birdenbire, her şeyden vaazgeçmek

Sadece gökyüzü
Sadece deniz
Sadece sen ve ben
Sadece sevgiii, hepsi bu



5 Mayıs 2016 Perşembe

17. Gün


Günleri karıştırmadım, sadece bir önceki soruyu yanıtlamayı erteliyorum:) El yazımı göstermek için kalem bulmaya üşendim şu an.

Madem öyle, burç mevzusuna gelelim. Oldum olası haz etmedim şu astroloji mevzusundan. Sadece kendi burcumu bilirim, sevgilimin bile uzun süre merak edip öğrenmemiştim hangi burca mensup olduğunu. O denli önemsizdir benim için. Gerçi şu sıra biraz biraz ısındım bir arkadaşımın çabaları sayesinde, bakıyorum ediyorum ara sıra. Şu retrolar ilgimi çekti mesela, "bin yıl önceki mevzular hortlayacak, hazırlıklı ol" dediğinin akabinde eskiler resmi geçit yapmaya başladı. Nasıl hazırlıklı olunur böyle bir duruma bilmediğimden, gene sinirlendim gene sinirlendim. Ama biliyorum ki retrodan, geçecek yani:) Dert etmeye gerek yok.

Burcum aslan. Bunca yıl okurum okurum, kendime pek de bağdaştıramasam da severim burcumu. Belki de bastırılmış aslanımdır. Gerçi bunun da açıklaması yükselen burçmuş. O da teraziymiş. Otuzbeşimden sonra burcum değişmiş gibi hissediyorum. Hala kafam tam basmıyor bu işlere.

Google'a Aslan yazdıktan sonra ilk sıradaki siteyi açtım. Şöyle diyor:

Aslan yelesi gibi gür ve kalın telli saçlar (Bak bu doğru, dikiş ipliği gibi saçların var diyor annem. Hem çok, hem de kalın telli.)
Dikkat çekici ve iyi gören gözler (Doğrudur, iyi görürüm)
Ortalama boy (Bu da doğru)
Yemek yemeye meyilli olduklarından kilo problemi (Yaaani, doğru tabi)
Modayı takip ederler (Bak işte burada dur. İşim olmaz. Burcumla ayrışmaya başladığımız noktalar geliyor yavaştan)
Mizah anlayışı gelişmiş (Kendime göre var bir mizah anlayışım evet de, kime göre, neye göre gelişmiş?)
Mükemmeliyetçi (Bu lafın da hastasıyım. Daha çok eğreti şeyler benim olayım, mükemmel olsun diye bir derdim yok hiçbir zaman)
Ateşli, azimli, gururlu (Azim kısmı yok pek. Tam tersi kolay pes ederim. "Amaaan kim uğraşacak şimdi" mottomdur)
Kibirli (Sensin kibirli!)
İsteklerine ulaşma yolunda etrafındakileri kolayca manipüle edebilir (Ben ona ikna etmek diyorum, yoruma açık)
Gece hayatını, eğlenceyi sever (Şimdi burda kastedilen gece hayatı ile benim anladığım farklı ama evet, gece hayatını severim. Herkesin uyuduğu zaman dilimleri, benim de zihnimin en açık olduğu zamanlardır, bu yüzden çok geç yatar, hatta bazen hiç yatmaz, erkenden de dikilirim. Bir şişe şarap açıp kendi kendime de gayet eğlenebilirim. Yani dolaylı da olsa, doğru tespit)
Özgürlüğüne düşkün (Evet canım)
Maddiyata düşkün (Sensin paragöz!)
Savurgan (Aaa benim bu)
Disiplinli (Ahahah güldürmeyin beni. Ben kim disiplin kim. Daha kendi köpeklerime söz geçiremiyorum, daha çok onlar beni hizaya getiriyor)

Neyse, sıkıldım. Zaten pek de iyi şeyler söylemiyor. İnsan kullanmayı severe kadar ileri götürmüş işi. Ağustosta doğmak benim suçum mu? Kabul etmiyorum arkadaş ben bu Aslan burcunu.

2 Mayıs 2016 Pazartesi

15. Gün (Gel bak bir elimde gökyüzü vaar, laaa laaa)


Hadi bir tane daha cevaplayayım, zira içinizde bana tur bindirenler var :)

En sevdiğim mevsim... Düşünmeye bile gerek yok, cevap veriyorum: Sonbahar. Yaz çocuğuyum aslında, yazın en sıcak zamanlarında doğdum, serde kedilik de var ama sıcağı sevmem. Enerjim emilip bi kenara atılmış gibi çaresiz hissediyorum yazın, elim kolum bağlanıyor. Soğuktan da aynı oranda nefret ederim. Lahana gibi giyinmeyi beceremediğim, dolabımda bir tane bile kalın sayılabilecek kazağım da olmadığım için mütemadiyen üşürüm.

Aslında yazı ve kışı sevmememin bir sebebi daha var; sokak hayvanları. Yerde gezen karıncayı bile kafama takabilen bir insan olduğum için, sıcak günlerde su bulamayan hayvanlar dert olur içime, soğuk havalarda ise ısınmak için araba motoruna giren kedicikler, karda donmuş köpekler falan gözümün önüne gelir. Kışın psikopat gibi arabaların kaputlarına vururum, bir gün çok fena dayak yiyeceğim bu yüzden. Yani sonbahar dışında hiçbir mevsimin tadını çıkaramıyorum hastalıklı düşüncelerim yüzünden, o yüzden de canım sonbahar.

Ha, niye ilkbahar değil? İlkbaharı mı kaldı acaba, mart dediğin şey bildiğin kış, nisan 1'de de denize giriyordum ben en son. Öyle bir mevsim geçişi olduğuna emin değilim artık. Çat diye bitiveriyor, çat diye başlıyor.



14. Gün


Gölgelerin gücüne gitmesin ama hiç özel yeteneğim falan yok benim. Önsezim bile yok; her şeyden en son benim haberim olur, gözümün önünde cereyan eden olaylara herkesten sonra ayılırım, en çok kullandığım kelime öbeği "Aaa öyle miymiş o?"dur. Gibi gibi.

Gene yeri gelmişken bir karikatürle durumu özetleyeyim. Özel bir yeteneğim yok ama şayet olsaydı tıpkı böyle bişey olurdum.



13. Gün (Arz-ı Hal)


Bugün yine sabahın kör vakti Gölge'nin çişine müteakip uyandım. Bıraksa uyurdum daha ama kalktıktan sonra da sabah çok tatlı geliyor niyeyse. Hava kapalı sabahtan beri, yağdı yağacak. Kimileri sıkıntılı bulur bu durumu ama benim içimi açıyor. Bilgisayarı alıp bahçeye çıktım iki gram huzur bulayım diye, öncesinde kahvemi de hazırladım en koyusundan. Benden güzeli yok. Yoktu. Gerçekten bu köpekler benim ömrümü kısaltıyor, aldığım huzuru aynı hızla geri veriyorum. Bahçenin fotoğrafını çekip koymaya utanıyorum resmen. Zaten yenmedik ayakkabımız kalmadı, bulamadığım bütün eşyalarım için önce bahçeye çıkıp bakıyorum. Koca bir koliyi oyuncak kutusu yaptım, dışarıdan bakanlar için çöp yığını; çünkü onların oyuncak diye nitelendirdikleri yenmiş pet şişe, pırtık pırtık olmuş ip yumakları, tahta parçaları, karton, plastik ıvır zıvırlar. Artık öyle zıvanadan çıktılar ki, masada otururken ayağımdaki terliği çekip alıyorlar.

Yine de inatla oturdum, kahvemin yarısından fazlasını tepişirken döktüler. Biri kör, diğeri çocuk. Sonra bugünün sorusuna baktım, hemen oturup yazmak gelmedi içimden. Çünkü ben bu tür sorularda çok fena çuvallıyorum. Biraz düşünmek istedim.

En sevdiğim ya da benim için anlam ifade eden şiiri yazmam istenmiş. Öyle zor ki buna cevap vermek. Çünkü zaman zaman ihtiyaçlarım değişiyor, durum bu; ben gerçekten bazı durumlarda şiire ihtiyaç duyuyorum. Bu yüzden "en sevdiğim" hangisi, ben de bilmiyorum, seçim yapmak zor. Edip Cansever desem Ece Ayhan'ın hatrı kalır, Ahmed Arif desem Cemal Süreya'nın boynu bükük. Fakat, şöyle de bir gerçek var ki:




Sonsuz ve öbürü














Bunu ekleyip öyle gideyim, içim rahat etmeyecek.
Ahmet Telli - Su Çürüdü



1 Mayıs 2016 Pazar

Skudas Xalkepeşi Cumapoba / Yaşasın Halkların Kardeşliği


Günlerin bugün getirdiği, baskı, zulüm ve kandır.
Selam olsun direnenlere.



12. Gün (İsyan, Devrim, Bi-sik-let)


Önceki soruyu çok savsakladım, içim rahat etmedi. Bunu da yanıtlayıp öyle çekileyim.

Arabam hiç olmadı, 35 yaşındayım ama hala sağdaki pedal gaz mı, fren mi bilmiyorum. Ha ehliyetim de var bu arada. Seneler seneler önce almıştım, nasıl alabildiğim de bir muamma. Ben olsam bana vermezdim. Virajı alırken dikiz aynasından gözetmenlerin uçuşan kafalarını gördüğümde "Gitti ehliyet" demiştim. Neredeyse havada tokuşacak kıvama geldikleri halde "Kahvemiz olsa dökülmüştü şimdi eheh hehe" dedikten sonra hakkımda olumlu görüş bildirecek kadar sempatik ve de şuursuzdular. Neyse ki ben onlara uymadım, kendimin ve yeteneklerimin farkındayım. Sürücü koltuğuna bile oturmadım bir daha.

Toplu taşıma da sevmem, yürünebilecek mesafeyse yürürüm. Yürünemeyecek mesafeyse de genelde yürürüm. Datça'ya taşındıktan sonra da bir bisiklet edindim hemen. Aşk yaşıyoruz kendisiyle.


Zaten burada toplu taşıma mevzusu saatte bir geçen dolmuştan ibaret, o da akşam yedi dedin mi bitiyor. Bir yerden bir yere giderken de otobüs tercih ediyorum, korkuyorum uçaktan. Çalıştığım zamanlarda çok sık ıvır zıvır toplantıları olurdu, neredeyse ayda bir binerdim uçağa. Çok severek başladı, sonra zamanla gerginliğe, en sonunda da korkuya dönüştü. Genelde tam tersi seyrettiğini duymuştum, benim gibi olanı da var mıdır bilmiyorum.

10-11. Günler


Başlıktan da anlaşılacağı üzre, bu iki soruyu da çok fena geçiştiricem:) Aslında soru tam da bu değil ama içimden geçen cevap buna yakın:




Güçlü ve zayıf yönlerimi düşünüp bulamıyor olmamın süper bi insan olmamla ilgisi yok, olsa olsa kendini tanımamakla ilgilidir. Aklıma gelenlerin güçlü yön mü, yoksa zayıf bir yön mü olduğuna emin olamamama ne demeli? Gamsızlık mesela. Seviyorum ben bu yönümü ama çevremdekilere sormak lazım. Benim işime geliyor çoğu zaman, "Amaaan" diyip geçiyorum.

Duyduklarımı ve okuduklarımı yanlış anlama eğilimim var ciddi ciddi. Kim der ki bu insan hayatını kitaplardan kazanıyor:) Yanlış anladığım şarkı sözlerini yazmaya kalksam ansiklopedi değil de, bi fanzin eder en azından. Misal bi örnek; Kendimi bunun için mi yorcam ben? (Kalbimi kırdın geçilmiyor camdan(!)) Hatta 90'lı yıllarda kırık dökük İngilizcemle Nirvana'nın şarkısını da "Dünyanın en tuzlu adamı" olarak çevirip, üstelik bu şekliyle de severek dinlemiştim. With the man who sold the world'den bahsediyorum elbette. Bir de yanlış okumalarımı örneklendireyim, tam olsun. Gerçi burada hata bende değil, hatanın büyüğü tabelacıda. Birleştirmeyin kardeşim şu kelimeleri, zaten ayrıyken bile yeterince zorlanıyorum anlamlı bir cümle yapmakta. Bornova'da bir arkadaşımla yürürken, benim bir kuaför camındaki yazıyı görmemle başladı her şey. Hala yıllardır bıkmadılar usanmadılar, dalga geçe geçe eskidi konu. Bir müddet kendi kendime mırıldandım, yok olmadı, çözemedim. Arkadaşıma dönüp "sarım ne demek be?" diye sordum.
"Hani, nerde gördün?"
"Aha işte, saçta sarım?"
Kuaför, saç ve sarmak. Çok uzak değiller birbirlerinden esasen.
"Saç tasarım olmasın o, gerizekalı."
Arkadaşımın o bakışını unutamıyorum. Durumu komik bulmaktan ziyade, "Kimlerle arkadaşlık yapıyorum lan ben?" ifadesi hakimdi yüzüne. Dün gibi. Hala arkadaşız.

Sakinliğimle karşımdakini delirtebildiğimi deneyimledim çok kez. Öfkelenmiyorum, parlamıyorum hemencik. Daha doğrusu zıvanadan çıkma eşiğim yüksek diyelim. Ev arkadaşlarımla aramızda zaman zaman soruna yol açtı bu durumum. Sanki bir kavga taktiğiymiş gibi algılanmaya müsait. İşe de yarıyor he, haberiniz olsun. Karşıdaki sinirden zıp zıp tepinirken, kulaklarından ateş çıkarken "Canım yaa, şimdi sen öyle zıplıyorsun da bak zeminin orası içe göçük, az ötede mi zıplasan ki? Yazık, kulakların da yandı hep zaten. Bi de hakkaten benim hiiiç kavga edesim yok. Kahve?" dedikten sonra üzerime laptop atılmışlığı var.

Nasıl da kendimi anlatamıyorum. Bu da "geliştirmeye açık yönüm" diyip bitireyim, plaza jargonunu da blogda kullanmadım demem.