20 Şubat 2016 Cumartesi

Yirmi Pati, Beş Islak Burun, Sıfır Hijyen

Ya da "Ben nasıl bu hale geldim?" de olabilir konu başlığı. Aslında beni uzaktan yakından tanıyan herkes bilir hayvanlar konusunda hassasiyetimi fakat bu durum benim için bile fazla, çok fazla. Bugüne kadar tedavi edip sahiplendirdiğim, tedavi etmeye çalışıp başaramadığım patililerin sayısını bilmiyorum, hiç oturup saymaya kalkmadım. Niyetlensem bile mümkün olacağını sanmam çünkü yaş olmuş 35. Ve hayır efendim, hep bana denk gelmiyor, sadece benim gözüm kulağım hep açık olduğundan, yardım çığlıklarını görüyor, duyuyorum. Zaman zaman bunun bana verilmiş bir ceza olduğunu düşünsem de, halimden memnunum neticede. Memnunuz. Annem hariç.

Aslında bugüne dek durumu gayet iyi kotarıyordum, tek bir kedi ile 10 seneyi devirmiştik. Kendisi pek hayvansever bir kedi olmadığından, yanına bir arkadaş almak pek mümkün olmadı. Zaten benim de hayatım hep sallantıda hep sallantıdaydı, pek çok ev, şehir ve ev arkadaşı değiştirdim. Normalde kediler değişikliklerden hoşlanmaz, düzenleri bozulsun istemez ama benimki de bunca maceranın sonunda kedilik alışkanlıklarından tamamen vazgeçerek benim daimi ev arkadaşım olarak evrildi. Aslında bana katlandı demeliyim, hala da katlanıyor. Kalıcı bir ikinci hayvan olmadı evde belki ama çok sık geçici gelip gidenler oldu. Ne zaman eve elimde yeni bir kedi, köpekle gelsem benim nazlı ve nobran ev arkadaşım önce bana pis pis baktı, sonra homurdanarak ona kimsenin erişemeyeceğine emin olduğu yükseklikte bir noktaya konuşlanarak her birimize (tebaasına) tepeden bakmayı tercih etti. Sektirmeden, her defasında bu böyle oldu. Eve gelen patili nekahat dönemini atlatıp yeni yuvasına gittiğinde ise bizim nobran yeniden halka karışmaya karar verdi. Bu gidişata hepimiz alışmıştık aslında. Bu iyileşmek için gelenlerin biri nasıl olsa başıma kalacak, yuva bulamayacağım, o zaman düşünürüz diyordum ama 20 sene boyunca kıyısından döndüğümüz bir kaç vaka dışında hep şansım yaver gitti. Törpü vardı mesela. Siyah beyaz smokinli bir kedi. Bit kadardı bulduğumda, sonra içinden canavar çıktı. Adı da ömür törpüsünden mütevellit Törpü oldu, ki bir ismin bir hayvana bu kadar yakıştığına şahit olmadım hiç. Törpü her an her dakika isminin hakkını veren, şanına yaraşır bir kedi oldu, kimseye huzur vermedi. Benim nobran kedimi canından bezdirdi, beni doğduğuma pişman etti. Ben yana yakıla yuva aradım, aylarca... Sahiplenmek isteyenlere de dürüst oldum, deli bu dedim, bilin de sonra bana geri dönmesin. Bu kadar emekten sonra sokaklara dönmesine dayanamayacağım için mecbur geri alacaktım o yüzden peşinen söyledim. Vazgeçtiler tabi. Ha bir de emiyor dedim. Bildiğin emiyor, öyle böyle değil, sivrisinek gibi, yakaladığı yerini cörk cörk emiyor, ayıramıyorsun, ayırmaya kalktığında patileriyle bir yapışıyor ki insanın o uzvunu kesip "Al be al" diyesi geliyor. Eve gelen herkese kolonya ve krem dağıtıyordum görünen yerlerine sürmeleri için. Çünkü Törpü kolonya ve kremin tadından hoşlanmıyordu, damak tadı olmazsa olmazıydı. Korku içinde yaşadık aylarca. Nobran kedim küvette yaşadı, yemeğini falan oraya götürüyordum. Derken bir melek çıkageldi. Melek derken abartmıyorum. "Törpü'yü istiyorum ben" dedi. Artık pes ettiğim için yenilerine lüzum görmediğim eski ilanlardan birini görmüş. Ne dediysem vazgeçiremedim, çok kararlıydı. "İstiyorum" dedi. "Al hayrını gör ama olur da pişman olursan lütfen pencereden fırlatma, beni ara ben gelir alırım" dedim. Tamam dedi. Günler geçti, ses yok. Sonra bir mail düştü mail kutuma. Törpü kucakta poz vermiş, nasıl mağrur. Sanırsın ben ondan değil, o benden kurtuldu. Çok mutlularmış, Törpü hiç yaramazlık yapmıyormuş, akşamları bir saat emme seansları varmış ama kız bu durumdan da gayet hoşnut. Mucize gibi. 7 senedir beraberler, ara sıra haberleşiyoruz, hala beni arayıp "Al bunu geri" demesinden korksam da, onların pek ayrılmaya niyetleri yok.


Tanıştırayım: Maya. Yazıda daha çok "nobran" lakabıyla anılıyor. Burada epey hastaydı, böbrek yetmezliği teşhisi kondu, İzmir'lere gittik, neyse ki değilmiş. Nazlı da biraz.


Sonra ben şehir değiştirdim yine, hayatımıza kaldığımız yerden devam ettik. Ben, nobran ve gelip geçici misafirlerimiz. Sonra efendim benim kafa bi gitti geldi, büyükşehirde yaşamak, çılgın kalabalık, ev sahipleri, doğalgaz faturaları, mobbing derken elde ne var ne yok dağıtıp sahil kasabasına yerleştim. Benim nobranı da anneme yolladım. Niyetim bir süre kafa dinleyip, ne yapmak istediğime karar vermekti. Bir iki ay içerisinde annem de yanıma gelmeye karar verdiğinde benim yaşantım komple değişti. Ben, annem, benim kedim, annemin köpeği. Köpek dediğim de, minimal boyutlu, ağzında üç tane dişi kalmış, tek gözü katarakt dolayısıyla kör, patlak gözlü bir dede. Bahçeli bir ev tuttuk, küçük müçük bakmadan doluştuk içine. Sekiz pati ve iki ıslak burun olmuştuk, ve fakat bu daha başlangıçtı, sadece henüz bunu bilmiyorduk.

Dikkatli bakarsanız burnundan akan sümüğü görebilirsiniz. Zaten horluyor ve salya akıtıyor.

İstanbul'da ve İzmir'de yaşadığım zamanlarda, fırsat buldukça barınaklara gitmeye çalışırdım. Bilen bilir, her biri birer toplama kampıdır ve hayvanlar sefalet içerisinde yaşamaya çalışırlar ve gönüllülerin çabaları ile döner yaşam. Aslında ziyaret edenler için de tam bir işkencedir, her yürek kaldıramaz ama işte çok güzel insanlar var hayatlarını buna adayan. Dünya hala dönüyorsa biraz da bu insanların sayesinde... Neyse, uzatmayacağım bu konuyu, içim sıkılıyor. Buraya geldiğimde de ilk sorduğum "Barınak var mı?" oldu tabi. Varmış. Epey uzakta, dağ başında. O yüzden yakınlarda oturan ve arabası olan bir arkadaşımdan yardım istedim beni oraya götürmesi için. Çok yağmurlu bir güne denk geldi ziyaretimiz, çamurlara saplandık, tarlalara girdik, köylüler traktörle çektiler bizi, köy çocukları sırıta sırıta izledi. Azimle gittik gene de. Barınak benim daha önce gördüklerime benzemiyordu hiç, bir kere hayvanlar özgürdü, toprağa çimene basıyorlardı, her birinin soğuktan ve yağmurdan korunmaları için kulübeleri vardı, kuru mama deposu tıka basa doluydu vs. Yani gerçek bir "barınak"tı diğerlerinin yanında. Nitekim özel bir barınakmış, belediyeye falan ait değil yani. İngiliz bir çift üstlenmiş tüm yükü, bir de şeker mi şeker bakıcıları var. Neyse, içim rahatladı, bana ihtiyaç yok diye düşündüm. Tam ayrılacaktık ki, gördüm işte. Yine gördüm, gittim onca köpeğin arasında, bakışlarımız kesişti. Kaçtı sonra. Ürkek, kahverengi bir yavru. 7-8 aylık var yok. Diğer köpekler gayet besili ve sağlıklıyken bunda bir gariplik vardı, bir deri bir kemik, bacaklar çarpık, gözler korku dolu. "Nesi var bunun?" dedim. Demez olaydım. Çok acıklı bir hikayesi var, insan tacizi, dayak, kırık kemikler, iki ameliyat... Muhtemelen bu travmaları sebebiyle yemek de yemiyor, korkuyor zaten diğer azmanların arasına dalıp da yemek kabını silip süpürecek bir tip değil. Eve dönerken arabanın arka koltuğundaydı kendisi. Biraz toparlanır, kendine gelir, sonra geri götürürüm diye düşündüm. Kendine gelmesi tahmin ettiğimden çok daha uzun sürdü. Bana kuyruk sallaması ve korku dolu gözlerle bakmaması için bile iki aya yakın beklemek zorunda kaldım. Gündüzleri dışarı çıkmayı kesinlikle reddettiği için sabaha karşı sokakta kısa yürüyüşler yaptık. Mutlu bir köpekti genel olarak ama sonra çok ağır bir hastalığa yakalandı. Leishmania diye bir illet, uzun uzun yazmayacağım, Google'larsanız şayet ne derece ölümcül olduğu hemen her kaynakta yazıyor. Önce yürüme yetisini, sonra gözlerini kaybetti. Aldım İstanbul'a götürdüm. Tedaviler tedaviler tedaviler... İyileşti dedik, geri geldik yine nüksetti. Meğer hiç geçmiyormuş. Her gün bir avuç ilaç yutuyor hala, iki sene oldu. Bu halde barınağa geri götüremezdim, zaten hayatta benden başkasına da güvenmiyor, yanında olmadığımda çok huzursuz. Ömrünün sonuna kadar benimle artık. Hala cebelleşiyoruz hastalıkla, daha geniş bahçeli bir eve taşındım dağın başında, sırf o biraz daha rahat etsin, çevrede insan olmasın, korkmasın diye. Kötü bir tablo çizdiğimin farkındayım ama o her şeye rağmen mutlu ve inatçı bir köpek. Birbirimize tutunduk, hayatta kalmaya çalışıyoruz.


Etti mi size 12 pati, 3 ıslak burun?
İstanbul'da çok sevdiğim bir arkadaşım bebek doğurmaya karar verdi. Evlenince, yeni eşya alınca ve bebeği olunca evdeki hayvanını uzaklaştıranlardan değil neyse ki. Sadece sayıca çok fazlalardı, o yüzden kedilerden birini benim almamı rica etti. En azından kısa bir süreliğine. Fıstık da böylelikle ailemize katıldı. Fıstık iş yaptırmayı ve buyurmayı çok seven kedilerden. Zaten arkadaşımı da bu yüzden bezdirdi. Daha önce sayısız kere terkedilmiş yaşlı bir oğlan. İstekleri hiç bitmez, asla su kabından su içmez, mutlaka akan su olacak. Günde belki otuz kez su içmek ister, sizi banyoya çağırır, musluğu açar beklersiniz. O önce suyu izler izler, bi kulağını sokar, kafasını ıslatır, kafasından akan damlaları içer. Siz o esnada sakin kalmayı başarmaya çalışarak beklersiniz bu su içme seansının bitmesini. Sonra tekrar yerinize oturmanızı bekler, tam oturduğunuzda da dışarı çıkası gelir. Kalkar kapıyı açarsınız. Çıktıktan hemen sonra da aslında çıkmak istemediğine karar verip geri girmek ister. Kalkar kapıyı açarsınız. Sonra aklına mama yemek gelir, onu da kaptan değil elden yemek ister. "Eeeh yürü git" dersiniz, ama aç kalmasına gönlünüz el vermediğinden bir süre sonra mecburen kalkar yedirirsiniz. E mama da susatır tabi. Böyle bir döngü. Geri gitmeyecek elbette, son durağı burası, ona bir kez daha yol stresini yaşatmak istemiyorum. Zaten onun da gitmek istediğini sanmıyorum, o da ayrı. Ne etti? 16 pati, 4 ıslak burun.


Artık bu tempoya hepimiz alışmıştık, yuvarlanıp gidiyorduk, ben elimde avucumda ne varsa Ada'nın tedavi masraflarına, ilaç paralarına yatırıyordum, o da karşılığında bana koşulsuz sevgi veriyordu. Güzel bir alışveriş. Kedilerin mamaları (öyle her şeyleri yemezler), üç dişli yaşlı köpeğin ıslak maması vs derken ikinci kredimizi de çekmiştik, mutluyduk:) Sonra ben biraz bunalıp uzaklaşmak istedim. Eküriyi annemin başına attım, sonra ver elini İstanbul, ver elini İzmir. Dönmeme yakın annem telefonda evin yakınlarına bir Golden'ın yavruladığı müjdesini verdi. Oh oh, yavru köpek sevmeyeli de yıllar olmuştu, sevindim tabi. 9 tane simsiyah bebe. Artık kimden peydahladıysa sarışın. Bunlara bi güzel kulübe yapmışlar komşular, annem de sabah akşam gidip besliyormuş. Haberlerini alıyordum, ayaklanmaya başlamışlar, vik vik bağırıyorlarmış, anneleri bazen kayboluyormuş ortadan. "Yemek aramaya gidiyordur, daha iyi besleyin hayvanı" dedim. Hava da soğuk, bebekler annesiz üşümesinler maksat. Sonra eve döndüm, çantaları attım odaya, bebekleri görmek istedim. Resmen yavru köpek aşeriyorum. Giydik yağmurluklarımızı, kaplara kuru mamaları doldurduk çıktık. Anne çok mülayim bi kız, yavruların hepsinin burunlarını ısırdım gene de sesini çıkarmadı. Kendisi çocuk daha zaten. Tam eve dönücez, yavruları sayasım tuttu. 8 tane. E hani 9'du? Biri nerede? Yok. Almışlar mıdır acaba diye hayıflandık, çok küçükler çünkü anneden ayırmak için, süt bebesi hepsi. Yine de kurt düştü içime, elimde fenerle bir dolandım etrafta. Ve buldum. Su birikintisinin içinde, sırılsıklam, üşümüş, hatta üşümek ne kelime, buz tutmuş. Aylardan Ocak. Tuttum eve getirdim, soba karşısında ısındı, ayaklandı, neşelendi. Sonra anne istedi tabi ağlaya ağlaya. "İyiysen gidelim" dedim. O sırada kendisi slalom yapmakla meşguldü. Aldım götürdüm, kulübeye annesinin yanına bıraktım ama bütün gece de uyumadım. O bebeğin orada ne işi vardı, ya tekrar giderse, üşürse... Kafamda deli sorular:) Sabahı zor ettim, koştum hemen durum tespiti için. Eyvah dedim görür görmez. Ufaklık dışarıda yine, anne ve kardeşler kulübede. Hareketsiz yatıyor, muhtemelen bütün gece orada kalmış çünkü vücudu soğumuş. Öldü sandım ilk önce, ne yapacağımı bilemedim, gittim anneye bağırdım manasızca, niye yavruna sahip çıkmıyorsun diye. Gömmek üzere elime aldığımda farkettim cılız nefesini. Ölmemiş ama bir nefeslik canı var derler ya... Öyle. Yaşadığım yerde veteriner konusunda biraz şanssızız, kötü tecrübelerimiz var ama mecbur aradım. Gençliktir dedi (bkz. Google). Annesinin neden ayırdığı da belli oldu, boşuna bağırmışım kıza. Tek derdi diğer yavruları korumakmış. Bundan sonrası tam bir maratondu, yarım saatte bir değiştirilen sıcak su torbaları, ağızdan şırıngayla damlatılan B12'ler, balık yağları. Veteriner nihayet müsait olduğunda da gittik, iğne, serum derken artık yapacak bir şey olmadığını söyledi. Yaşama şansı yok denecek kadar azmış. Bilirim, gençlik hastalığından şimdiye kadar kurtarabildiğim kedi veya köpek olmadı. Büyük bir yüzdesi de ölümle sonuçlanıyor. Siz hiç bir köpeğin kalp atışlarını saydınız mı? Ben saydım. Uzaktan reiki gönderdi bir arkadaşım, ben de göğsüme yatırdım onu, kalp atışlarımı duysun, annesi sansın, moral olsun diye. Bu saatler sürdü. Önce sallanan bir kuyruk gördüm gece karanlığında, sonra burnumda ıslak bir dil hissettim. Ne oluyor demeye kalmadan da ayaklandı. Geç meç demedim aradım veterineri. Biraz da o uykusundan fedakarlık etsin diye. Rakı masasındaymış. Yemek istiyor bu dedim. İnanmadı, video gönderdim. Rakının da etkisiyle ağlamaklı oldu dağ gibi adam. Ver dedi, ne istiyorsa yesin, sınır yok. Gerçekten bütün mutfağı yedi o gece sabaha kadar. Şimdi beraber 1 ayı devirdik, hala sınırsız yiyor. Biraz abartmış olabilirim ama gerçekten kıymetlim o benim, gözünün içine bakıyorum. Bir de tipsiz... Bütün kardeşlerini sahiplendirdim, bunu kimselere beğendiremedik. Zaten işin aslı, gönlüm de yok vermeye. Evdeki halı işenmekten aşındı, biraz büyüsün bahçeye postalayacağım. Onun da gözü hep dışarıda zaten, işi gücü toprak kazsın, evdeki kedileri kovalasın, ot yesin. Böyle böyle yaşar gideriz biz. Yakında istifçi diye gazetelerde, sosyal medyada okur, kınarsınız fakat işin aslı, astarı budur :)


Evet, o tek kulak hep asi. Bir de, bildiğin keçi bu be!

Hiç yorum yok: