2 Mayıs 2016 Pazartesi
14. Gün
Gölgelerin gücüne gitmesin ama hiç özel yeteneğim falan yok benim. Önsezim bile yok; her şeyden en son benim haberim olur, gözümün önünde cereyan eden olaylara herkesten sonra ayılırım, en çok kullandığım kelime öbeği "Aaa öyle miymiş o?"dur. Gibi gibi.
Gene yeri gelmişken bir karikatürle durumu özetleyeyim. Özel bir yeteneğim yok ama şayet olsaydı tıpkı böyle bişey olurdum.
13. Gün (Arz-ı Hal)
Bugün yine sabahın kör vakti Gölge'nin çişine müteakip uyandım. Bıraksa uyurdum daha ama kalktıktan sonra da sabah çok tatlı geliyor niyeyse. Hava kapalı sabahtan beri, yağdı yağacak. Kimileri sıkıntılı bulur bu durumu ama benim içimi açıyor. Bilgisayarı alıp bahçeye çıktım iki gram huzur bulayım diye, öncesinde kahvemi de hazırladım en koyusundan. Benden güzeli yok. Yoktu. Gerçekten bu köpekler benim ömrümü kısaltıyor, aldığım huzuru aynı hızla geri veriyorum. Bahçenin fotoğrafını çekip koymaya utanıyorum resmen. Zaten yenmedik ayakkabımız kalmadı, bulamadığım bütün eşyalarım için önce bahçeye çıkıp bakıyorum. Koca bir koliyi oyuncak kutusu yaptım, dışarıdan bakanlar için çöp yığını; çünkü onların oyuncak diye nitelendirdikleri yenmiş pet şişe, pırtık pırtık olmuş ip yumakları, tahta parçaları, karton, plastik ıvır zıvırlar. Artık öyle zıvanadan çıktılar ki, masada otururken ayağımdaki terliği çekip alıyorlar.
Yine de inatla oturdum, kahvemin yarısından fazlasını tepişirken döktüler. Biri kör, diğeri çocuk. Sonra bugünün sorusuna baktım, hemen oturup yazmak gelmedi içimden. Çünkü ben bu tür sorularda çok fena çuvallıyorum. Biraz düşünmek istedim.
En sevdiğim ya da benim için anlam ifade eden şiiri yazmam istenmiş. Öyle zor ki buna cevap vermek. Çünkü zaman zaman ihtiyaçlarım değişiyor, durum bu; ben gerçekten bazı durumlarda şiire ihtiyaç duyuyorum. Bu yüzden "en sevdiğim" hangisi, ben de bilmiyorum, seçim yapmak zor. Edip Cansever desem Ece Ayhan'ın hatrı kalır, Ahmed Arif desem Cemal Süreya'nın boynu bükük. Fakat, şöyle de bir gerçek var ki:
Sonsuz ve öbürü
Bunu ekleyip öyle gideyim, içim rahat etmeyecek.
Ahmet Telli - Su Çürüdü
1 Mayıs 2016 Pazar
Skudas Xalkepeşi Cumapoba / Yaşasın Halkların Kardeşliği
Günlerin bugün getirdiği, baskı, zulüm ve kandır.
Selam olsun direnenlere.
12. Gün (İsyan, Devrim, Bi-sik-let)
Önceki soruyu çok savsakladım, içim rahat etmedi. Bunu da yanıtlayıp öyle çekileyim.
Arabam hiç olmadı, 35 yaşındayım ama hala sağdaki pedal gaz mı, fren mi bilmiyorum. Ha ehliyetim de var bu arada. Seneler seneler önce almıştım, nasıl alabildiğim de bir muamma. Ben olsam bana vermezdim. Virajı alırken dikiz aynasından gözetmenlerin uçuşan kafalarını gördüğümde "Gitti ehliyet" demiştim. Neredeyse havada tokuşacak kıvama geldikleri halde "Kahvemiz olsa dökülmüştü şimdi eheh hehe" dedikten sonra hakkımda olumlu görüş bildirecek kadar sempatik ve de şuursuzdular. Neyse ki ben onlara uymadım, kendimin ve yeteneklerimin farkındayım. Sürücü koltuğuna bile oturmadım bir daha.
Toplu taşıma da sevmem, yürünebilecek mesafeyse yürürüm. Yürünemeyecek mesafeyse de genelde yürürüm. Datça'ya taşındıktan sonra da bir bisiklet edindim hemen. Aşk yaşıyoruz kendisiyle.
Zaten burada toplu taşıma mevzusu saatte bir geçen dolmuştan ibaret, o da akşam yedi dedin mi bitiyor. Bir yerden bir yere giderken de otobüs tercih ediyorum, korkuyorum uçaktan. Çalıştığım zamanlarda çok sık ıvır zıvır toplantıları olurdu, neredeyse ayda bir binerdim uçağa. Çok severek başladı, sonra zamanla gerginliğe, en sonunda da korkuya dönüştü. Genelde tam tersi seyrettiğini duymuştum, benim gibi olanı da var mıdır bilmiyorum.
10-11. Günler
Başlıktan da anlaşılacağı üzre, bu iki soruyu da çok fena geçiştiricem:) Aslında soru tam da bu değil ama içimden geçen cevap buna yakın:
Güçlü ve zayıf yönlerimi düşünüp bulamıyor olmamın süper bi insan olmamla ilgisi yok, olsa olsa kendini tanımamakla ilgilidir. Aklıma gelenlerin güçlü yön mü, yoksa zayıf bir yön mü olduğuna emin olamamama ne demeli? Gamsızlık mesela. Seviyorum ben bu yönümü ama çevremdekilere sormak lazım. Benim işime geliyor çoğu zaman, "Amaaan" diyip geçiyorum.
Duyduklarımı ve okuduklarımı yanlış anlama eğilimim var ciddi ciddi. Kim der ki bu insan hayatını kitaplardan kazanıyor:) Yanlış anladığım şarkı sözlerini yazmaya kalksam ansiklopedi değil de, bi fanzin eder en azından. Misal bi örnek; Kendimi bunun için mi yorcam ben? (Kalbimi kırdın geçilmiyor camdan(!)) Hatta 90'lı yıllarda kırık dökük İngilizcemle Nirvana'nın şarkısını da "Dünyanın en tuzlu adamı" olarak çevirip, üstelik bu şekliyle de severek dinlemiştim. With the man who sold the world'den bahsediyorum elbette. Bir de yanlış okumalarımı örneklendireyim, tam olsun. Gerçi burada hata bende değil, hatanın büyüğü tabelacıda. Birleştirmeyin kardeşim şu kelimeleri, zaten ayrıyken bile yeterince zorlanıyorum anlamlı bir cümle yapmakta. Bornova'da bir arkadaşımla yürürken, benim bir kuaför camındaki yazıyı görmemle başladı her şey. Hala yıllardır bıkmadılar usanmadılar, dalga geçe geçe eskidi konu. Bir müddet kendi kendime mırıldandım, yok olmadı, çözemedim. Arkadaşıma dönüp "sarım ne demek be?" diye sordum.
"Hani, nerde gördün?"
"Aha işte, saçta sarım?"
Kuaför, saç ve sarmak. Çok uzak değiller birbirlerinden esasen.
"Saç tasarım olmasın o, gerizekalı."
Arkadaşımın o bakışını unutamıyorum. Durumu komik bulmaktan ziyade, "Kimlerle arkadaşlık yapıyorum lan ben?" ifadesi hakimdi yüzüne. Dün gibi. Hala arkadaşız.
Sakinliğimle karşımdakini delirtebildiğimi deneyimledim çok kez. Öfkelenmiyorum, parlamıyorum hemencik. Daha doğrusu zıvanadan çıkma eşiğim yüksek diyelim. Ev arkadaşlarımla aramızda zaman zaman soruna yol açtı bu durumum. Sanki bir kavga taktiğiymiş gibi algılanmaya müsait. İşe de yarıyor he, haberiniz olsun. Karşıdaki sinirden zıp zıp tepinirken, kulaklarından ateş çıkarken "Canım yaa, şimdi sen öyle zıplıyorsun da bak zeminin orası içe göçük, az ötede mi zıplasan ki? Yazık, kulakların da yandı hep zaten. Bi de hakkaten benim hiiiç kavga edesim yok. Kahve?" dedikten sonra üzerime laptop atılmışlığı var.
Nasıl da kendimi anlatamıyorum. Bu da "geliştirmeye açık yönüm" diyip bitireyim, plaza jargonunu da blogda kullanmadım demem.
30 Nisan 2016 Cumartesi
9. Gün (İyilik güzellik)
Eskiden cumartesileri öğlene kadar uyur, günün geri kalanında da döne döne yatardım evin muhtelif yerlerinde. Çoğu zaman fazladan tek bir cümle bile kurmaya üşendiğimden, telefonumu da kapatırdım. Özgür hissetmenin böyle bir şey olduğunu sandığım zamanlardı. Şimdi günlerim birbirinden farksız, çoğunlukla günü de, saati de, hatta ayı bile karıştırdığım olur. Yaşadığım yerde hayat çok yavaş akıyor çünkü, gün kesinlikle yirmi dört saat değil. Bugün cumartesiymiş mesela ama ben yataktan kalktığımda gün yeni yeni ağarıyordu. Muhtemelen üç-dört saat uyudum. Zamansız çişleri gelen ve acıkan köpekler olmasa belki bi miktar daha uyuyabilirdim ama şikayetçi değilim. Birazdan pazara gidip, çevre köylerden getirilen mis gibi otlardan alıcam, kimyasal kullanmayı reddettiğim, her şeyden önemlisi de hiçbir canlıya zarar vermek istemediğim için ev fesleğen tarlasına döndü, belki gidip bir iki saksı daha alırım çünkü sivrisineklerin ebatları benim evcil hayvanlarımınkine yaklaştı, fesleğenleri yediklerinden şüpheleniyorum, benim kanım bu kadar besleyici değildir muhtemelen.
Orta yaşta kırsala göç eden her şehirli gibi, toprakla yeni tanışıyorum ben de. Bilge yerli halktan her gün yeni bir şey öğreniyorum. Ne zaman yağmur yağacağını, neyin yenip neyin yenmeyeceğini, arı soktuğunda hangi otu ezip zehri alması için yaraya sürüleceğini, yılan görürsek ne yapacağımızı (var valla, bahçede gördüm geçen gün)... Konuya öyle hakimler ki, hayran olmamak elde değil:) Geçen yaz arkadaşlarım geldi, Eski Datça'ya gittik kahvaltı yapmaya. Can Baba kahvesi var orada, gözlemesi çok leziz. İsmi bu değil ama çok da önemi yok, yaşadığı zamanlar Can Baba'nın en sevdiği yermiş burası. Köylü kadınlar yapıyorlar, bir taraftan da inciktir boncuktur danteldir bir şeyler işliyorlar. Ortam şahane. Orada oturup kahvaltımızı yaparken, etrafta koşuşturup duran çocuklardan biri saksılardan birine eğilip "Aaa karahindiba!" dedi, sonra kaldığı yerden koşmaya devam etti. Biz birbirimize baktık. "Karahindiba mı dedi o?" İdolüm o çocuk benim artık.
Bir de, çok kıskandığım kadınlar var. "Bağzı kadınlar çok güzel." Füruğ Ferruhzad mesela, Nilgün Marmara mesela... Özellikle bazı cümlelerini çok kıskanıyorum, neden böyle şeyler yazamıyorum diye hayıflanıyorum çoğu zaman. Benim de söyleyecek çok önemli sözlerim olsun, bunları da hakkıyla yapabileyim isterdim. Mesela bu:

Veya şu:
29 Nisan 2016 Cuma
8. Gün (Komikli soru)
Bizi güldüren şeyleri paylaşmamızı istemiş challenge. Nasıl da canımın sıkkın olduğu bir güne denk geldi, halbuki normalde ucu bucağı olmayan bi liste yapmam lazımdı şuraya. Neyse, deneyeyim belki biraz keyfim yerine gelir.
İlk gördüğüm andan beri değil fakat ikinci izlediğim andan beri vahşice güldüğüm bir hareketli gif var. Buraya nasıl ekleyeceğimi bilemedim (Oluyomuş yahu). Aralıksız buna bakarak gülebiliyorum ben. Kedinin o "LAN?!" bakışına özellikle.
Normalde kedili, köpekli videolara pek yüz vermem, evde bolca görüyorum bu manzaralardan zaten, rutin artık benim için. Ama Üzüm ve Ryuk'un hastasıyım.
Bir de çılgın bir karikatür arşivim var. Arşiv dediysem, öyle bilgisayarda vs değil. Kafamın içinde hepsi. Her duruma uygun bir karikatürle cevap verebilecek level'dayım. Kalkıp hepsini buraya ekleyecek değilim elbet ama benim için önem sıralaması yaptığımda kafadan listenin tepesine yerleşen bi tane var. Dur ekleyeyim de, sonra açıklarım.
Bakın, bu bir dramdır. Çekirdek arkadaş grubumla lügatımıza "bu da uçak çıktı" tanımını sokandır. Gülerken düşündüren, düşündürürken sinirlendiren, tam sinirlenecekken gene güldürendir. Yeni bir aşk ihtimali doğduğunda eğer sonu hüsransa şöyle bir diyalog gelişmesine yol açandır.
- Eee ne oldu o iş?
- Ha o mu? Uçak çıktı yaa.
- Hadi ya. Neyse napalım, sıkma canını.
Bi de bu var, devam filmi tadında.
Hadi eyvallah.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









