30 Nisan 2016 Cumartesi

9. Gün (İyilik güzellik)


Eskiden cumartesileri öğlene kadar uyur, günün geri kalanında da döne döne yatardım evin muhtelif yerlerinde. Çoğu zaman fazladan tek bir cümle bile kurmaya üşendiğimden, telefonumu da kapatırdım. Özgür hissetmenin böyle bir şey olduğunu sandığım zamanlardı. Şimdi günlerim birbirinden farksız, çoğunlukla günü de, saati de, hatta ayı bile karıştırdığım olur. Yaşadığım yerde hayat çok yavaş akıyor çünkü, gün kesinlikle yirmi dört saat değil. Bugün cumartesiymiş mesela ama ben yataktan kalktığımda gün yeni yeni ağarıyordu. Muhtemelen üç-dört saat uyudum. Zamansız çişleri gelen ve acıkan köpekler olmasa belki bi miktar daha uyuyabilirdim ama şikayetçi değilim. Birazdan pazara gidip, çevre köylerden getirilen mis gibi otlardan alıcam, kimyasal kullanmayı reddettiğim, her şeyden önemlisi de hiçbir canlıya zarar vermek istemediğim için ev fesleğen tarlasına döndü, belki gidip bir iki saksı daha alırım çünkü sivrisineklerin ebatları benim evcil hayvanlarımınkine yaklaştı, fesleğenleri yediklerinden şüpheleniyorum, benim kanım bu kadar besleyici değildir muhtemelen.
Orta yaşta kırsala göç eden her şehirli gibi, toprakla yeni tanışıyorum ben de. Bilge yerli halktan her gün yeni bir şey öğreniyorum. Ne zaman yağmur yağacağını, neyin yenip neyin yenmeyeceğini, arı soktuğunda hangi otu ezip zehri alması için yaraya sürüleceğini, yılan görürsek ne yapacağımızı (var valla, bahçede gördüm geçen gün)... Konuya öyle hakimler ki, hayran olmamak elde değil:) Geçen yaz arkadaşlarım geldi, Eski Datça'ya gittik kahvaltı yapmaya. Can Baba kahvesi var orada, gözlemesi çok leziz. İsmi bu değil ama çok da önemi yok, yaşadığı zamanlar Can Baba'nın en sevdiği yermiş burası. Köylü kadınlar yapıyorlar, bir taraftan da inciktir boncuktur danteldir bir şeyler işliyorlar. Ortam şahane. Orada oturup kahvaltımızı yaparken, etrafta koşuşturup duran çocuklardan biri saksılardan birine eğilip "Aaa karahindiba!" dedi, sonra kaldığı yerden koşmaya devam etti. Biz birbirimize baktık. "Karahindiba mı dedi o?" İdolüm o çocuk benim artık.
Bir de, çok kıskandığım kadınlar var. "Bağzı kadınlar çok güzel." Füruğ Ferruhzad mesela, Nilgün Marmara mesela... Özellikle bazı cümlelerini çok kıskanıyorum, neden böyle şeyler yazamıyorum diye hayıflanıyorum çoğu zaman. Benim de söyleyecek çok önemli sözlerim olsun, bunları da hakkıyla yapabileyim isterdim. Mesela bu:




Veya şu:


29 Nisan 2016 Cuma

8. Gün (Komikli soru)


Bizi güldüren şeyleri paylaşmamızı istemiş challenge. Nasıl da canımın sıkkın olduğu bir güne denk geldi, halbuki normalde ucu bucağı olmayan bi liste yapmam lazımdı şuraya. Neyse, deneyeyim belki biraz keyfim yerine gelir.

İlk gördüğüm andan beri değil fakat ikinci izlediğim andan beri vahşice güldüğüm bir hareketli gif var. Buraya nasıl ekleyeceğimi bilemedim (Oluyomuş yahu). Aralıksız buna bakarak gülebiliyorum ben. Kedinin o "LAN?!" bakışına özellikle.


Normalde kedili, köpekli videolara pek yüz vermem, evde bolca görüyorum bu manzaralardan zaten, rutin artık benim için. Ama Üzüm ve Ryuk'un hastasıyım.

Bir de çılgın bir karikatür arşivim var. Arşiv dediysem, öyle bilgisayarda vs değil. Kafamın içinde hepsi. Her duruma uygun bir karikatürle cevap verebilecek level'dayım. Kalkıp hepsini buraya ekleyecek değilim elbet ama benim için önem sıralaması yaptığımda kafadan listenin tepesine yerleşen bi tane var. Dur ekleyeyim de, sonra açıklarım.


Bakın, bu bir dramdır. Çekirdek arkadaş grubumla lügatımıza "bu da uçak çıktı" tanımını sokandır. Gülerken düşündüren, düşündürürken sinirlendiren, tam sinirlenecekken gene güldürendir. Yeni bir aşk ihtimali doğduğunda eğer sonu hüsransa şöyle bir diyalog gelişmesine yol açandır.

- Eee ne oldu o iş?
- Ha o mu? Uçak çıktı yaa.
- Hadi ya. Neyse napalım, sıkma canını.

Bi de bu var, devam filmi tadında.

Hadi eyvallah.

28 Nisan 2016 Perşembe

7. Gün (Yataklı soru)


Çelıncta yeni gün, yeni soru. Yatarken ne giyerim? Valla öncelikle şunu belirtmeliyim ki; ben pek yatmıyorum. Genellikle gün ağarırken şöyle bir kestirip bir iki saat sonra da kaldığım yerden devam ediyorum. Ev insanı olduğum doğrudur ama. Günlerce, haftalarca aynı koltuk üzerinde ömür tükettiğim çok olmuştur. Şimdi de durumum pek farklı değil, en fazla bahçede dolanmak ya da 100 metre ilerideki bakkal ile haşır neşir olmak dışında pek aktivitem de olmadığından eşofmanlarım resmen üzerime yapışmış gibi. Buraya taşınmadan önce eşyalarımın tamamından da kurtulmuş olduğum ve yenilerini almamaya da direndiğim için, genellikle ev ve "dışar" kombinlerim çok çeşitlilik arz etmiyor. Genelde tayt-tişört, aşortman-tişört. Ama en sevdiğim İstanbul'da barış zinciri oluştururken dağıtılan tişörtüm. Ki beyaz. Ki ben beyazdan nefret ederim. Beyaz bir tişört bulamadığımdan yine simsiyah gitmiştim de neyse ki orda aklı selim bazı insanlar tişörtler dağıttılar üzerinde "Barış için elele" yazan. Üzerinde vernik lekeleri var, kestiğim yakasının her yerinden de iplikler fışkırıyor fakat ben o tişörtümden, belki de o günün anılarından dolayı vazgeçemedim. En birinci ev tişörtüm olur.

26 Nisan 2016 Salı

6. Gün (Hayvanlı soru)


Allaam yine mi hayvan?:) Günün sorusu şuymuş efenim:
"Evcil hayvan olarak ne beslemek istersiniz?"

Esasen şu sıralar bu soruya "Hiç! Hiçbir şey!" yanıtı veriyorum ama reelde durum farklı tabi. Bugüne kadar pek çok antin kuntin hayvan beslediğim de oldu ama evden kedi ya da köpek hiç eksik olmadı. Pusetinden sarkarak yerdeki karıncaları seven bir Elmayra doğurduğunu fark eden annem "Belki bi ihtimal sakinler" diye düşünmüş olmalı ki, iki tane su kaplumbağası getirdi eve bir gün. Beyhude çabalar. Su kaplumbağası keser mi kızını, baksana bi sen bana. Sonra efendim gelsin tavşanlar, gitsin hamsterlar derken ilk köpeğimi beş yaşlarındayken edindik. Gerisi de geldi. Macera semender, yaralı baykuş, yarasa yavrusu (Yavru mavru değilmiş, cüce yarasaymış o, ne bilelim o zamanlar Google mı vardı?), karga gibi beni bile aşan hayvanlara bakmaya çalışmakla devam etti. En sonunda iş kent yaşamını terk edip taşraya taşınmaya kadar gitti.

Bkz.





Şimdiki çocuklar bilmez, hatta ne acı ki şimdiki gençler de bilmez ama bizim kuşak sokaklarındaki ayı oynatıcılarıyla büyüdü. Çocuğuz, bilmiyoruz ki o hayvanın ne eziyetlerden geçtiğini. Keza sirkler ve yunus parkları da öyle... O yüzden her seferinde inanılmaz heyecanlanırdım, düşünsenize "SOKAKTA AYI VAR OLM!" En sevdiğin hayvan hangisi diye sorulduğunda 35 senedir "Ayı" diyor olmamda etkisi var mı bilmiyorum ama, bir defasında dayanamayıp dalmıştım ayıya. Mahallecek engellediler ama kaşla göz arası ağzından burnundan şap diye öptüm hayvanı. Yaş 7 ya da 8. Benim için zevkli, ayı için şaşırtıcı bir deneyimdi.

Yani, sözün kısası benim hayalim bir ayıyla yaşamak. Farklı yönlere çekmeyelim. Düz, boz ayıdan bahsediyorum. Var böyle insanlar, hasetimden ölerek izliyorum videoları. Datvi vardı mesela, bi araştırırsanız videoları var internette. Muhteşem bir hayatı vardı Datvi'nin ama sonra doğal yaşama aykırı (!) bulundu ve Karacabey'e götürüldü. İmza falan toplandı bir ara Artvin dağlarına geri dönsün diye ama sonuç alınamadı.

Öyle işte. Hala beni hıçkır hıçkır ağlatan L'Ours'tan bir sahne ile bitireyim.






24 Nisan 2016 Pazar

5. Gün


Ben daha her gün düzenli olarak burayı yazmayı bile beceremezken, nerde kaldı koleksiyon yapacağım. 
Devam edelim. 5. günün sorusu "Koleksiyonunu yaptığınız herhangi bir şey var mı?"
Valla henüz para dahil herhangi bir şey biriktirebilmişliğim yok ama girişimlerim olmadı değil. Çok da özenmişimdir. Zaten bir önceki çellınc sorusuna cevap verirken de anlatmıştım; bugüne dek o kadar fazla ev ve şehir değiştirdim ki, bir müddet sonra artık yanımda eşya taşımamayı öğrendim. Çünkü ne kadar çok eşya, o kadar çok ayak bağı benim için. Bir tek birbirleriyle ilintili eşyalardan oluştuğunu söyleyebileceğim bi Pink Floyd köşem var. Üç-beş parça o da. İki adet konser bileti, The Wall konserindeki duvar parçacıkları arasından yürütülmüş dikdörtgen bir kartonumsu, eski bir plak, eski albümlerin kasetleri ve bir kozalak. Çok sevdiğim bir arkadaşım Pompeii'yi ziyaret edecekti, ben de kendisinden bana Pompeii'ye ait bir şey getirmesini istemiştim. Kozalak getirmiş sağ olsun. Başka şey olsa belki çoktan kaybetmiştim ama kozalağım ve ben senelerdir ayrılmaz bir bütünüz.
 
Ha bir de atkılar var, Beşiktaş atkıları. Toplasan on tane yapar, yapmaz. Fotoğrafını çekmeye üşendim şimdi, belki bir ara denk getirirsem koyarım.

22 Nisan 2016 Cuma

4. Gün


Bitmek bilmeyen migren ataklarıyla boğuşurken iki gün kadar gecikti yanıt. Migrenle Yaşamak üzerine bir kitap yazabilecek kadar uzun süredir içli dışlıyız kendisiyle. Gençlik hevesi ile her okuduğum, her duyduğuma kurtarıcım gözüyle baktığım zamanlar geride kalalı çok oldu. Bilmemne sapı, bilmemne yağı vs. hikaye. Migreni geçirmenin en etkili yöntemi gerilip gerilip duvara kafa atmak. Bi beş saniyeliğine hissetmez oluyorsunuz. Uzun vadede gerizekalı olma riskiniz var elbet ama daha etkilisini bulan paylaşıversin bir zahmet.

Konumuza dönersek... Kim veya ne olmadan yaşayamazsınız? Sorumuz bu. 

Benim gibi "bağımlı" olmaya yatkın kişiler için cevaplanması güç sorular bunlar. Fakat kendimi gerçekçi olmaya zorlayarak düşündüm, düşündüm, karar verdim. Söylüyorum. Taşınmak! Başlarda bir zorunlulukken, sonraları benim için bir yaşam biçimi haline geldi kaçınılmaz olarak. Artık herhangi bir yere taşınmadan yaşayamıyorum. Becerebilirsem şehir değiştiriyorum, en olmadı semt, o da mı olmadı, sokak. Bir aralar üşenmeyip saymıştım ama unuttum şimdi sayısını fakat otuz beş yaşında olup da, bebeklik de dahil olmak üzere hiçbir evde bir seneden fazla kalmadığımı düşünürsek tablo ortada. İçlerinde sadece bir iki ay kaldıklarım da oldu tabi bu arada. Kök salamamak başlarda benim ve çevrem için bir problem gibi görünse de, ben galiba artık seviyorum bu durumu. Bunun üzerine uzun uzun yazasım var fakat gel gör ki migren hala ara ara yokluyor, karanlık ve sessiz odama doğru yollanmak üzere satırlarıma son veriyorum.

Bu arada beni tanıyan hemen herkes ağız birliği etmişcesine bu soruya "Hayvanları olmadan yaşayamaz" der. Fakat yıldım, anlıyor musunuz?:)

19 Nisan 2016 Salı

3. Gün


Sorulara önceden bakmayı akıl edemediğim için, hep hazırlıksız yakalanıyorum. Bugünün sorusu şuymuş çelıncımızın:

Cüzdanınızda neler olduğunu paylaşın.

Şimdi öncelikle cüzdan dediğim nesneyi de şuraya koyayım ki, cevabımın neden kısa olacağı daha net anlaşılsın :)




Sanırım insanlar genellikle bunu bozuk paraları için kullanıyor, bense kendisine tüm malvarlığımı emanet ediyorum. Fotoğraf aceleye geldi kabul. Zaten zor şartlarda fotoğraf çekiyorum görüldüğü üzre. Müdahale var. 

Gelelim cüzdan içine:

  • Haliyle 1 adet kimlik
  • Hiç kullanılmamış, sıfır ehliyet. Veriliş tarihi 2007. Sanırım yanımda taşımasam nereye koyacağımı bilemediğimden burada sırf. Kullanma ihtimalim yok denecek kadar az. Çünküüü bisiklet seviyorum ben, motorlu taşıtlara gıcığım.
  • 1 adet bankamatik kartı. Kredi kartım yok, sadece banka kartı yetiyor bana. Çocuklara falan internetten mama alınacaksa annemin kredi kartını kullanıyorum. Zaten bir süredir kendim için hiçbir şey satın almadım, eve gelen kargoların içinden kedi-köpek maması, kedi kumu ve bilumum ıvır zıvırları haricinde iş için gerekli olan malzemeler çıkıyor sadece. Boyadır, fırçadır, tutkaldır vs vs. 
  • Kentkart. Belki bin yıllık falan. İzmir'den taşınalı yıllar oluyor, hala neden cüzdanımda derseniz, bilmiyorum. Muhtemelen kullanmaya kalksam geçersiz diyecek. Benim yaşadığım yerde belediye otobüsü bile yok ama sanırım İzmir'den bir parça diye atmaya kıyamadım.
  • Müzekart. Şimdi baktım, tarihi geçmiş. Genellikle her sene yeniliyorum. Arkeoloji öğrencisiyken beleşti bütün müzeler, mezun olduğuna canı sıkılıyor insanın. Hatırladığım kadarıyla bu sene bir kez Antakya'daki mozaik müzesine girerken, bir kez de Knidos'a girerken kullandım.
  • Veteriner magnet. İzmir'deki veterinerimin telefon numaralarının yazılı olduğu magnetim. Halbuki telefonumda zaten kayıtlı bu numaralar ama şeklini şemalini seviyorum.
  • 8 GB'lık harici bellek. Bu minicik belleklerle benim başım dertte. Çok sık kullanıyorum çünkü çıktı almak işimin bir parçası. Seramik kolyelere transfer ediyorum o aldığım çıktıları, bir ara blogda anlatayım bari nasıl yaptığımı. O yüzden haftada bir iki kez kırtasiyeye iniyorum. Fakat o kadar çok kaybediyorum ki, bunlara verdiğim parayla evde kendime gerekli teçhizatı kurabilirdim.
  • Biraz bozukluk var bir de. Kağıt olanlarından kalmamış.
  • Günü geçmiş elektrik faturası. Sık sık adresimi unuttuğum için taşıyorum, lazım olunca bakmak için. Ve genelde de lazım oluyor:)