28 Ocak 2016 Perşembe

Makbul olmayan kadınlar

Nedir makbul? Bakalım TDK'ya: "Kabul edilen, beğenilen, hoş karşılanan, geçerli." Peki makbul kadın nedir? "Kabul gören, hoş karşılanan, geçerli KADIN." Bakalım doğru anlayabilmiş miyim?

Ben bir kadınım. 

İlk cümleden falso. "Kadın" dememeliyim, ben olsam olsam... "Kız" olurum, en olmadı siz bana "bayan" diyiverin anlaşalım.

Ben bir bayanım. Daha doğar doğmaz bir takım toplumsal roller biçilmiştir bana. Büyüyünce ben "gelin olacağımdır" mesela. Oynadığım oyunlar bile buna göre şekillenmiştir, ufaktan ufaktan ileride bürüneceğim role hazırlıktır aslında o oyunların hepsi. Biyolojik olarak bebek sayıldığım zamanlarda bile, hemcinslerim dışında kimsenin kucağına oturmamalı, onlara neşeli kahkalar atmamalıyım. Yoksa "Çok neşeli bir bebekti, ne zaman çağırsak kucağımıza otururdu" diyen koca koca adamları hakim karşısında mahcup duruma düşürebilirim. 

Ergenliğe girdiğimde her hemcinsim gibi ben de regl olurum. Ama bunu uluorta söyleyemem, çünkü bir bayanın regl olması ayıptır, sır gibi saklanması gerekir. Sanırım regl kelimesinin kendisi ayıp bir şey, çünkü alternatif tanımlamalar kullanılır genellikle: "Aybaşı oldum, kirlendim" gibi. Kirlendim! Nedir bu reglin Latincesi? Menstrual siklus. Olmaz, o daha fenaymış! Aybaşı olan kız eğer şanslıysa başına gelecekleri önceden bildiği için paniklemez ancak geleneksel şekilde bunu söylediği an annesinden bir tokat yer. İşte her şeyin başı bu tokat. Merhaba bayan! Aramıza hoş geldin.

Aybaşı olmak gerçekten de utanılacak bir durumdur, şimdi artık büyük marketlerin raflarında haldır huldur sergileniyor ama eskiden bu kadar kolay değildi. Her gün iki ekmek bir yoğurt aldığın bakkal amcadan, "Himmet amca bana bir hijyenik kadın bağı" diyemezsin. O yüzden daha az sıklıkta geçtiğin ve evden yeterince uzaklaştığına kanaat getirebileceğin bir sokakta yer alan bakkala gidersin. Bakkal hijyenik kadın bağı paketini önce gazete kağıdına sarar, sonra siyah, kalın, iç göstermeyen bakkal poşetlerinden birine koyar. Normal şartlarda belki de hiç dikkat çekmeyecek bir nesne, bakkal amcanın da katkılarıyla saatli bombaya dönüşür taşıyanın elinde. 

Hasbelkader ortaokula kadar baban yaşında bir adamın karısı olmadan gelebildiysen, ilkokuldaki masum kız-erkek ilişkilerinin nasıl boyut değiştirdiğini, o sümüklü Emre'nin birdenbire teneffüslerde eteğini açıp kaçan ve sonrasında hunharca gülen bir "şeye" dönüştüğünü dehşetle fark edersin. Aynı Emre ders sırasında ensene kalem ucu batırır, kulağına çiğnenmiş kağıt sokar, yeterli ekipmanı yoksa da saçını çeker. Çünkü Emre de karşı cinsle yeni tanışmaktadır, onun sevgisini ve ilgisini gösterme biçimidir bu. Bu yöntemler yaş geçtikçe şekil değiştirir, becerebilirsen az hasarla atlatırsın.

Ben bir bayanım. Bir bayan olmanın sorumluluğunu ve ağırlığını girdiğim her ortamda, giydiğim her giyside, ettiğim her lafta taşımalıyım, yoksa başıma geleceklerden muhakkak ben sorumlu olurum, bir başkası değil. Peki, kavrayabildiğim kadarıyla örneklendireyim. Mesela, kalabalık ortamlarda, özellikle topluluk içinde erkekler de varsa gülmemi kendime saklamalıyım. Yüksek sesle kahkaha atarsam eğer benim "hafif" bir bayan olduğum varsayımına kapılabilirler. Bundan sonra bana davranış şekillerinden tamamen ben mesulüm. Bu yüzden, herkes gülerken ben gülmemi içimde biriktirmeli ve eve gidince kendi kendime gülmeliyim. 

Sokaklarda yalnız dolaşmamalı, tanımadığım erkeklerle gözgöze gelmemeliyim, çünkü işinde gücünde olan ya da evine ekmek götürme telaşındaki erkeklerin aklına karpuz kabuğu düşürüp, onların aslında yapmak istemeyecekleri davranışlarda bulunmalarına sebep olabilirim. Böyle bir şeye hakkım yok.

Daha çocukken koşullandırıldığım gibi, benim varoluş nedenim birinin karısı ve birilerinin annesi olmaktır. Bu görevleri yerine getirmeyi reddedip meslek sahibi olmak istemek abesle iştigaldir. Zaten devlet büyüklerimiz de aslında işsizlik diye bir şey olmadığını, bayanların işgücüne katılma çabalarının işsizlik oranını arttırdığını beyan etmişlerdir. Yani ben meslek sahibi olmak isteyerek, bunu benim yerime pekala yapabilecek bir erkeğin hakkını gasp ediyorumdur. Üstelik işten eve dönüş yolu da benim için türlü tehlikelerle dolu olduğundan, eğer "ev bayanı" olursam tecavüze uğrama riskim de azalır. 

Zaten taciz veya tecavüze uğramamam için en makbul olanı evden çıkmamam. Çünkü her yerimi kapasam "dirseğini öyle güzel açmış ki, sanki rızası var gibi geldi" diyecek erkekler mutlaka olacaktır. Tecavüze uğrarken de yerine getirmem gereken sorumluluklarım var. Eğer tüm kuralları ihlal edip kendimi bu konuma düşürdüysem, tacizcime direnmemeliyim, çünkü direnirsem ona yanlışlıkla zarar verebilirim, bu da onun darp raporu alıp bana karşı dava açmasına neden olabilir. Ya da direnmeli miyim? Çünkü direnmezsem o zaman da sanki istiyormuşum gibi algılanabilir. Bağırsam adam çevreye karşı rencide olur. Demek ki tatlı tatlı konuşup ikna etmeye çalışmam gerek. Diyelim ki ikna olmadı ve ben hamile kaldım. İşte en çetrefilli kısımlardan biri de bu. Bir kere hamile bir kadın estetik olarak göze hoş görünen bir olgu değil. Eğer çalışıyorsam işimden, okuyorsam okulumdan ayrılmalı, kendimi dört duvar arasına hapsetmeliyim ki, etrafa çirkinlik abidesi gibi dolaşmayayım. Hem çağrıştırdığı şeyler bakımından da doğru değil. Bana bakan adamın aklına cinselliğin gelmesi tesadüf değil. Aaa hamile. Demek ki? Demek ki sevişmiş. Yine eşek ve karpuz kabuğu. Doğacak çocuğu istememe gibi bir hakkım yok, tecavüzcümden de olsa evlat evlattır, anayım ben diyerek bağrıma basmalıyım. Eğer çok istiyorsam çocuk doğduktan sonra kendimi öldürebilirim. Nasıl olsa devletimiz tecavüz mahsulü çocuğuma, devlet yurtlarında çok iyi koşullarda bakacak, sevgisini eksik etmeyecek, eğitimini en iyi koşullarda tamamlamasına ve iş bulmasına yardımcı olacaktır. Yani gönül rahatlığıyla ölebilmem için yine hiçbir özveriden kaçınılmamıştır. 

***

"Şehri avcumun içine alsam, elimde bir bez her yanını ovalayıp parlatsam... Şehir tehditten arınır mı? Binbir çeşit kadınlık hali yepyeni bir kadere kavuşur mu? 

Bu şehir yüzyıllardır erkektir ve kadınları sevmeyi bilmez. İşte bu yüzden, bu şehirde ben her gün kendimi defalarca öldürürüm. Bomba olur patlarım; kulesinden, köprüsünden aşağı atlarım. Elimde bir bıçak, her yerime saplarım. Tavandaki bütün ipler kendimi asmam için sallanır. Arabalar atlamam için yol alır. Denizinde, lağımında, çöpünde kimliksiz cesedim. Kimsesizler mezarlığında daracık çukurlara sığar dev cesaretim" demiş Mine Söğüt Deli Kadın Hikayeleri'ni anlatırken. Canım Mine Söğüt.







Google'a "anıt sayaç" yazın ve sadece 2016'da öldürülen isimlere bir bakın. Sadece 28 günde babasından, kocasından, abisinden ya da tanımadığı bir erkekten şiddet görerek öldürülen 9 kadın. "İstemediği" için, "razı gelmediği" için, "hayır dediği" için. Ne çok hayat, ne çok isim...  Son 10 yılda öldürülen 7122 kadın, son 10 yılda tecavüze uğrayan 14373 kadın. Ve hala zıvanadan çıkmayan bizler. Ne bekliyoruz? Neyi bekliyoruz? Niye bekliyoruz?




24 Ocak 2016 Pazar

Etkinlikli Yazı

Bir önceki post'ta film önerisinde bulunarak kolaycılığa kaçtığım düşünülebilir. Doğruluk payı yok değil ama esasen tam bir film oburu sayılabileceğimden, bloğun ömrü elverdiğince bu tür önerilerde bulunmaya devam ederim gibi geliyor. Bu konuda obsesif bir arşivciyim de aynı zamanda. 

Her neyse...

Birkaç gündür buraya yazacak değişik bir şey oldu mu diye düşünüyorum... Şarap almıştım geçen gün. Şarap eşliğinde masa başında Mono dinler (kendileri Capon bir post-rock grubudur, daha önce dinlemediyseniz eğer ilk tecrübenizde yakınlarınızda kesici alet edevat bulundurmamanızı tavsiye ederim), buraya da afili bir müzik post'u döktürürüm diye hayal kurmuştum. Fakat şarabı aldığım günün gecesinden itibaren saatlerim mütemadiyen çiş ve kaka temizlemekle geçtiğinden, en müzikal aktivitem O Ses Türkiye izlemek oldu. Kedi kumu temizlemek ve ara sıra çişini tutmaya üşenen yaşlı köpeğimin izlerini takip etmek benim son yıllarda rutinim haline geldi ama şu son iki gündür sürüye yeni katılan bebek hepimizin dengesini alt-üst etti. Üzücü başlayan ama mutlu sonla biten bir hikaye olduğundan belki bir ara bundan bahsederim. Şimdilik yeni hayatımıza adapte olmaya çalışıyoruz.

O şarabı içemedikçe bu konuda hırs yapmış olmalıyım ki, uyguladığım ayarsız davranışlar sebebiyle şişe şu hale geldi:



İçine cam kırıntısı düşmüş müdür diye sorgulamadan içtim, düşmemiş. Ya da ben fark etmedim. Her ikisi de aynı kapıya çıkmıyor mu neticede? Şarabın ismi Sava bu arada. 13 lira ve de mis gibi. İyi şarap içeyim diye daha fazla para ödediğim birçoğundan çok daha iyi. Aklınızda ve midenizde olsun. Şu büyük zincir marketlerden birinde satılıyor sadece sanırım. 

Madem andık, bu da burda dursun:


Ekşi'deydi sanırım, bir yorum okumuştum grubun ilk İstanbul konserine gitmiş olan bir kişi, konser çıkışı ceset torbası dağıtılmadığından şikayetçi olarak hizmeti yetersiz bulmuştu:) Çok da sıkılabilirsiniz aslında, arası yok gibi. Geçtiğimiz kasım ayında ikinci kez İstanbul'a konsere geldiler bu caanım Caponlar. Ben de 750 km yol tepip koştur koştur gittim tabi. "Olm bi grup buldum, çok acaipler, böyle bi değişik" diyerek Mono'yla tanıştırdığım arkadaşım B. ile biletlerimizi ta 3 ay öncesinden aldık manyaklar gibi "aman kalmaz malmaz" diyerekten. Sanıyoruz ki izdiham olacak, mekana girebilmek için saatlerce kuyruk bekleyeceğiz, içeride kıyıda köşede bir yere sığışıp ezilmemek için birbirimizi, çantalarımızı vs. kollayacağız. İstanbul'da bizi iki günlüğüne misafir edecek olan pek sevgili fotoğrafçı arkadaşım "ooo Mono mu, hastasıyım" diyerek plana dahil olduğunda, saat başı taciz ederek biletleri erkenden almasını sağladık, rahatladık. 

Konser Garageİstanbul'daydı. Kapısında yan yana Birsen Tezer, Mono ve Ümit Besen etkinlik afişlerinin olduğunu görünce, niye senelerce arka sokağında oturduğum halde bir kez bile gitmediğimi hatırladım. Konser saati yaklaştığında, her Türk gibi, "mekana gitmeden içelim abi, içerde bira pahalıdır" mantığıyla arka arkaya yuvarladığımız biralarımızdan son yudumları alıp sokağa doğru seyirttiğimizde, bizi neredeyse sokağın başına kadar uzayan kuyruk karşıladı. İzdiham konusunda yanılmadığımızı düşünüp, mini bir zafer kazanmış edasıyla kuyruğa dahil olduk. O sırada sevgili fotoğrafçı arkadaşımız, daha önce Mono'yu hiç dinlememiş olduğunu, maksat hareket olsun diye seviyormuş gibi yaptığını itiraf etti. Onun için biraz endişelensek de keyfimizi kaçırmadan kuyruğumuzda beklemeye devam ettik. En sonunda birimiz akıl etti de sorduk, yoksa bilet almak için bekleyenlerin oluşturduğu kuyrukta daha ne kadar beklerdik bilmiyorum. Efendi efendi bileklerimize damgamızı yiyip girdik içeri. Beklediğimiz kadar olmasa da, fena değildi içerisi. Sahneye yakın bir yere konuşlanıp, ayıp olmasın diye de birer bira söyledik. Sahneye önce Ocean diye bir grup çıktı, son derece brutal bir vokalle hem de. Biz B. ile bayıldık bayılmasına da, sevgili fotoğrafçımız ciddi anlamda baygınlık geçirdi. Kendisi "en orijinal ismi biz bulduk" gruplarının hastası olduğundan (Bkz. Son Feci Bisiklet, Yok Öyle Kararlı Şeyler, Büyük Ev Ablukada vs. vs.), Ocean'a en hafif tabirle "kanı pek ısınmadı". Bir de üstüne Mono ile tanışacağını düşündüğümüzde onunla ilgili endişelerimiz de arttı tabi.

Bizim insanımıza mı özgüdür gerçekten bilmiyorum ama konser izlemeyle ilgili ciddi problemlerimiz var. Senfonik metal konserindeki operacıya eşlik etmeye çalışandan tut, elindeki cep telefonundan tüm konseri kaydedeceğim telaşına düşüp, izlemeyi es geçenine kadar. Ha bir de Roger Waters konserinde, sahneye sürekli lazer tutan arkadaş da var tabi. Hala nasıl oldu da sağındaki solundaki insanlar onu bi temiz dövmediler diye düşünmekteyim. Ayrıca, karşındaki Roger Waters. Sana ömrün boyunca unutama diye muhteşem bir görsel gösteri hazırlamış; sen hala elindeki o bilmemkaçmegapikselli tabletinle, muhtemelen o geceden sonra yüzüne bile bakmayacağın videolar çekmeye çalışıyorsun. Aslında "bana ne ki" demeliyim, diyebilmeliyim, fakat konserin çoğunu ışıl ışıl tabletler ve çokmegapikselli telefonlar arasından sahneyi görmeye çalışmakla uğraştıktan sonra pes edip önündekinin telefon ekranından izlemek zorunda bırakılınca diyebilemiyorum. Mono'da bunlar olmadı tabi. Zira saatler ilerledikçe mekandaki insan sayısı azaldıkça azaldı. Olsun, samimi bir ortam olur dedik ama izleyenler o samimiyeti biraz abartıp kendilerini muhabbete kaptırınca, müzisyenler dahil hepimizin modu düştü. Önlerde birkaç sıra kadar insan kaldık sadece. Arada bir, birileri arkaya doğru dönüp "ŞŞŞTT" diye bağırdı, kar etmedi. Canım Caponların yüzleri asıldı, gene de efendiliklerini bozmadan sonuna kadar güç bela tamamladılar konseri. Daha da geleceklerini sanmam. 

Sabah veteriner randevumuz olduğundan, küçük kemirgenle beraber uyumaya gidiyoruz. Eğer bir yerlerde okuyan varsa sevgiler ve iyi geceler.



23 Ocak 2016 Cumartesi

Uyuyan Ses ya da La Voz Dormida


Film Enternasyonal Marşı ile açıldığında inceden bir sızlıyor zaten yüreğiniz. Faşizmin din tüccarlarını da yanına alarak, sadece direnenlerin değil, apolitik olmaları ile övünenlerin hayatlarını da nasıl mahvettiğini izliyoruz sonra.

Zaten filmin bir yerinde de geçiyor:
"Zindanlar ve mezarlar politikayla ilgilenmeyen insanlarla doludur."



21 Ocak 2016 Perşembe

"Blog Yazmaya Başlayın!" İyi güzel de, nasıl?

Bir blog sayfası hazırlamanın en zor yanının içerik bulmak olduğunu düşünmüştüm hep. Bunca yıldır ertelememin -aslında üşenmemin- asıl nedeni de buydu. Fakat gel gör ki, işin benim hiç hesaba katmadığım başka bir boyutu daha varmış.

Blog yazmam konusunda yüreklendiren bir kaç dost insandan aldığım gazla -ki bilen bilir, ben gazla çalışan bir insanım çoğu zaman- ve tesadüfen denk geldiğim şahaneler şahanesi bir blog sayfası (Blog sayfası? Böyle mi denir?) sayesinde nihayet heves ettim. Heves etmem ile bilgisayar başına oturmam arasında da nereden baksan bir ay kadar bir süre geçti. Bu kez üşengeçlikten değil. Öyle hadi blog yazayım ile olmuyor bu iş, kendine blog ismi bulacaksın, hadi onu buldun bir profil adı bulacaksın... "İnsanlar ne güzel isimler buluyor yahu" diye hayıflanarak ve bol bol blog izleyerek geçirdim bu süreyi. Kendimce nispeten orijinal olduğuna kanaat getirdiğim bir isim buldum derken, yıllar yıllar önce böyle bir sayfa açmış olduğumu hatırladım. "Kendini Teşhir Etme Sanatı" ismine güldüm bir müddet, sonra biraz da böyle iddialı bir başlık açıp, altına sanat namına bir şey icra etmeyip bomboş, kaderine terk etmiş olmama güldüm. Mathilda ismini de o zaman seçmişim (Evet, Leon severim de biraz...). Ona da dokunmadım, seneler önce bıraktığım yerden devralma fikri hoşuma gittiğinden, aslında en çok da daha iyisini şimdiki aklımla bulamamış olduğumdan. 

Aslında teknoloji ile aram fena sayılmaz, zamanında tüm komşuların uydu frekanslarını ev ev gezip ayarlamışlığım var. Fakat bu blog işinde fena çuvalladım, itiraf ediyorum. Sevdiğim bloggerları takip etmek istedim, beceremedim. Muhtemelen biri beni takip etse ondan bile haberim olmayacak.Tasarıma el atayım dedim, neyin ne olduğunu anlamadığımdan kısa sürede vazgeçtim. Bu yazıyı yayınlayabileceğimden bile emin değilken, profil sayfamdaki "Blog yazmaya başlayın!" cümlesini üzerime alınıp can havli ile yazmaya başladım. Özetle; bıraktım dağınık kalsın. Elbet bir ara toplanır. 

Görüşmek üzere...

Edit-büdüt: Gadget diye bir şey varmış, hiç söylemiyosunuz:)